İstanbul 500 yıl önce ve sonra...

İki yabancı Galata Köprüsü'nden geçerken, galiba Japon olan, Avrupalı dostuna, "Şu İstanbul ne güzel şehir" demiş...Avrupalının cevabı:"Evet ama, bir de Türklerin elinde olmasa!"***SEFA Kaplan kitabın amacını "Batılı gezgin ve devlet adamlarının 500 yıldır İstanbul'a nasıl baktıklarını, 500 yıldır İstanbul'da hangi geleneklerin sürdüğünü, hangi geleneklerin muhafaza edildiğini, hangilerinin tarihe kavuştuğunu görmek" olarak açıklıyor.***BATILI yazarların öyle ilginç görüş ve tespitleri var ki!Mesela 1500'lü yıllarda İstanbul'da Avusturya Büyükelçisi olan Busbecq, bugün İstanbul sokaklarını süsleyen lalenin hem adını, hem soğanını Avrupalılara tanıtmış...Lakin Busbecq, İstanbul'u "barbar" diye nitelediği Türklerden kurtaramadığı için Hıristiyan dünyasına da kızgındı. İstanbul'u kurtaramayan Hıristiyanlar gözlerini Hindistan gibi yerlere dikmişlerdir.Niçin?"Çünkü oralarda daha fazla ganimet elde etmek mümkün, o cahil ve saf yerli halkı ezmek zor değil!"***BUSBECQ, Türk kadınları için de şunları yazar:"Kadınların iffeti Türkler için o kadar önemlidir ki, onların iffetini korumak için, onları güneş ışığının erişemeyeceği evlere kapatırlar."Vücut temizliği mi, ruh temizliği mi?Yazara göre, Türkler vücut temizliğine çok önem verip sık sık yıkanırlar, ruh pisliği geride kalır!***PROTESTAN Rahip Schweigger de İstanbul'u anlatır, yazdıklarının diğerlerinden farkı yoktur; lakin bir manda hikâyesi anlatır ki:"İki yüzden fazla mandanın Galata'dan Üsküdar'a yüzerek geçmesine tanık oldum!"Bu da Meşhedi'nin Avrupa baskını olsa gerek!***1700'lü yıllarda İstanbul'a gelen bitkibilimci Tournefrot İstanbul'un üç belasını sayar:"1-Yangın 2-Veba 3-Leventler, yani gemiciler."Ona göre, Türkler yaşamayı hak etmiyor!Niye?"Gerçekten de Türkler yaşamayı hak etmiyor, hastalıkla mücadele etmek için, hiçbir önlem almadan, her gün bu acımasız hastalıktan beş ya da altı yüz kişinin ölmesine kılları kıpırdamadan seyirci kalırlar, ancak günde bin iki yüz kişi ölmeye başlayınca harekete geçerler."***İNGİLİZ elçisinin eşi Lady Montegu'nun İstanbul'dan yazdığı mektuplar çok ilginçtir, en çok İstanbul'da çeşitli dillerin konuşulmasına hayret eder."Sonunda hiçbir dili öğrenemeyeceğim. Burası Babil'e benziyor. Beyoğlu'nda Türkçe, Rumca, Yahudice, Ermenice, Arapça, Rusça, Slavca, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Macarca konuşuluyor. Oda hizmetçilerim Rus, uşaklarım İngiliz, ortalık hizmetçileri Rum, yemek şefi İtalyan..."Eğer Lady Montegu 2000'li yıllarda İstanbul'da yaşamış olsaydı, bu dillere "arabeskçe"yi de eklerdi!***FRANSA'YA sığınan Macar asilzadesinin oğlu olan Baron De Tott'un İstanbul'da öyle bir tespiti var ki:"Türkler, tabiatı olduğu gibi seyretmeyi daha uygun bulurlar. Gölgelerinde dinlendikleri ulu ağaçlar için evlerinin planlarını bile değiştirirler. Evin sahibinin, eski bir ağacı kesmemek için, ağacı evin içine alacak şekilde inşa ettirdiğini gördüm!"Bir de gelip şimdi görse...Boğazı ne hale getirdiler.H H HİSTANBUL'LA ilgilenenler bu kitabı okumalıdırlar.Avrupalıların 500 yıl önce İstanbul'u nasıl gördüklerini, 500 yıl sonra da İstanbul'a nasıl baktıklarını karşılaştırmak için...(x) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları. h.pulur@milliyet.com.tr İSTANBUL Belediyesi'nin Sefa Kaplan'a hazırlattığı "Batılı Gezginlerin Gözüyle İstanbul" (x) kitabına bakınca aklımıza bir fıkra geldi, belki fıkra değil de gerçektir. Ümit Zileli bunu bir kitabına almıştır.