Meğer Beykoz’un kalkanı neymiş?!

O tarihlerde ne İstanbul’a dışarıdan göç vardır, ne de İstanbul içi göç... “Sarıyer’de doğan Sarıyer’de ölür” denmese de, öyle sık sık mahalle değiştirilmezdi. Zaten arsa nerede, inşaat nerede, ev nerede?
Mesela, bizim rahmetli karikatürcü Nehar Tüblek ile Beşiktaş’ın onur başkanı Süleyman Seba, çocuk yaşta Beşiktaş’a gelip yerleşmişler. Nehar Tüblek yetmiş küsur yılını Beşiktaş’ta geçirmiş, kahvesiyle, meyhanesiyle, Kamburun Bahçesi’yle, bakkalıyla, balıkçısıyla yaşamı paylaşmış, Süleyman Seba ise, Allah uzun ömür versin, kim bilir kaç yıldır hep Beşiktaş’ta...
O mahallelerde, semtlerde hemen herkesin lakabı vardır, hemen herkes o lakapla anılır...
* * *
HER mahallenin maruf insanları vardı, Beykoz denilince akla “Kelle İbrahim” gelir. İstanbul böyle azman değil, bir milyon nüfus var, ya da yok, “Bahriyeli Hasan” dendi mi hemen Nişantaşılı olduğu anlaşılırdı. “Kuru Burhan”ın da Osmanbeyli olduğu, “Kadana Kadri” Feriköylü...
Hemen her semtin bir takımı vardı... Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray dışında da takımlar top oynardı. Beykoz, Kasımpaşa, Süleymaniye, Bakırköy, Sarıyer gibi...
* * *
TABİİ bu yerlerde yaşayanların da bin tane hikâyesi vardır.
Nazım Alpman Beykozludur, “Yüzyıllık Beykoz hikâyeleri”ni “Beykoz’un Sözlü Tarihi” diye, belediyenin desteğiyle bir kitapta topladı.
Boğaz köprüleri yapılmadan önce Beykoz’a gitmek kolay değildi. Dolmuş, minibüs yok, arada sırada otobüs, asıl ulaşım vapurla...
Onun için Beykoz, biraz da içine kapanık bir ilçe...
Ama ayakkabı ve rakı fabrikası var...
Savaş yıllarında ayağımıza giydiğimiz ayakkabının adı da “Beykoz”du, maşallah taş gibiydiler...
* * *
HER semtin meşhur bir yemeği ya da ürünü olurdu.
Beykoz’un paçası, Bayrampaşa’nın enginarı, Akbaba’nın (Beykoz) cevizi, Arnavutköy’ün kokulu çileği, Göksu’nun testisi, Küçüksu’nun mısırı...
Bir de “Beykoz kalkanı” meşhurdu...
Meğer öyle değilmiş!
Nazım Alpman’ın konuştuklarından “Kavni” lakaplı İsmail Erdönmez, yıllar yılı “Beykoz’un kalkanı” diye yediğimiz balığın hayalini sildi attı.
* * *
BEYKOZ’DA kalkan tutulmazmış...
Peki, nereden geliyor bu namı?
“Korunun önünde bir havuz vardır, o havuz denizle bağlantılıdır, havuzda hep deniz suyu bulunur. Karadeniz’den tutulan kalkanlar bu havuza atılır, sonra Beykoz’un kalkanı diye satılır.”
* * *
NAZIM Alpman’ın çocukluğu da, her çocuk gibi babasıyla didişerek geçmiş... O spor yapmak istedikçe, “Dersine çalış!” diye azarlanmış, hatta yüzme konusunda babası “Ben sana öğretirim!” diye arkadaşlarıyla birlikte olmasını engellemiş. “Ben sana yüzme öğretirim” diyen İrfan Bey’in gayretleri boşa gitmiş, Nazım Alpman yüzmeyi babasından değil, kaçak gittiği mahalle arkadaşlarından, ağabeylerinden öğrenmiş...
Niye babasından öğrenememiş?
Çünkü babası yüzme bilmiyormuş da!