Sanki bunlar yaşanmamış gibi...

Bazen öyle duygulara kaplıyoruz ki! Sanırsınız ki, cumhuriyetten bu yana, hatta daha da önce bu memleketin hayrına hiçbir iş yapılmamış...
Hani bir laf vardır:
“Saldım çayıra/Mevlam kayıra.”
Acaba öyle mi?
* * *
Elbette bu memleketin doğusu ile batısı arasında büyük fark var, doğu ile batıyı karşılaştırmak mümkün değil...
Neden, niçin, hangi koşullarda?
Bunları bir kenara bıraksanız bile, bırakılmaz ya, yine o beğenmediğiniz devletin ve insanların bazıları bir şeyler yapmak için canları pahasına uğraşmışlardır.
* * *
Mesela bunlardan biri Dr. Necdet Tuna...
“1952”li hekimlerden, o günleri değerlendirmiş, anlatmış, yaşamaya çalışmış...
* * *
Doktor, Barış ve Demokrasi Partisi’nin son kongresinde Genel Başkan seçilen Selahattin Demirtaş’ın bir cümlesinden çok etkilenmiş, Genel Başkanı “Kürt doktorların memleketlerine dönmelerini” istemiş...
İşte bu, Dr. Necdet Tuna’yı alıp nerelere götürmüş biliyor musunuz?
1950’li yıllara...
“1952’li hekimlere sormak isteriz” diyor:
“O vatan parçaları ne zaman doktorsuz kalmış ki!”
* * *
O günleri anlatıyor:
“Biz Kürt arkadaşlarımızla aynı sıralarda okuduk, devlet yurtlarında aynı odalarda yattık, beraber gezdik, beraber eğlendik, görevlerimizde de beraberdik. Herkes kimin nereli olduğunu bilirdi. Demirtaş daha dünyada yokken bizler Çemişgezek, Mazgirt, Pülümür, Hozat, Ovacık, Tunceli ve daha doğrusu tüm vatan sathında ilçe ve köylerde yıllarca doktorluk yaptık. O zaman ne bugünkü asfalt yollar ne otobüsler ne cipler, ne de o Murat üzerinde muazzam köprüler vardı. Bazen at, at bulamazsak katır sırtında, katır da bulamadığımızda günlerce yayan, yünden cecim denilen, elde örülmüş kalın çorapların üzerine çektiğimiz Çerkez lastikleriyle bulaşıcı hastalıklarla mücadele ve aşı kampanyaları için dolaştık. Murat suyunun karşı kıyısının seçilemeyeceği kadar coştuğu aylarda karşıdan karşıya sallarla, keleklerle geçtik. Bunun ne demek olduğunu dedelerine sorsun, o bilmez!”
* * *
Doktor o günleri hiç unutamıyor:
“Munzur Dağlarının, bugünkü Gedik ilçesinin bulunduğu bir vadisinde, bir kış günü, karın diz boyu olduğu yolda yayan, bata çıka sağlık memuruyla yatsı ezanı okunurken vardığımız köyde bizi köpekler karşılamıştı. Köpek seslerine evlerinden çıkanlar bizi kurtardı. Dört saat yürümüştük. Sıcak odaya aldıklarında, kara batıp çıkmaktan su gibi olmuş, bacaklarımıza yapışmış cecim ve lastikleri çekerek çıkarttıktan sonra söyledikleri ilk söz de bu saatte buralarda ne işiniz var, şimdiye kadar bu köye hiç doktor gelmedi ki, siz niye geldinizdi. O dönemde oraları o kadar güvenliydi ki, dört yıllık hükümet tabipliğimde bir tırnak çakısı bile taşımadım. Ama bizler hayatımızdan memnunduk, hiç yakınmıyorduk, kendimizi o koşullar için hazırlamıştık; devlet bizi bugünler için yetiştirmişti. Bizler gibi daha nice hekim, savcı, kaymakam vb. devlet görevlileri cumhuriyetten bu yana hep aynı koşullarda çalıştı. Buralardaki yaşantımızı Çemişgezek-Nürnberg Hattında Bir Doktor başlığı altında kitaplaştırmıştım. Sayın Başkan’dan bu kitabı bulabilirse okumasını salık veririm. O zaman belki cumhuriyet hükümeti sayesinde nerelerden nereye geldiklerini öğrenir.”
* * *
Bunlar elbette iyi anılar, anılmaya değer anılar...
Ama şimdi, o anıları anımsamak bile bazılarına göre anlamsız.
Onlar başka çözümlerin peşinde...
Anıların değil!