Sansür, baskı ve dinleme...

Bir telaş bir telaş, sormayın! Cihangir’deki “Pürtelaş” sokak gibi...
Niye, ne oluyor?
Sansür geliyormuş, yasak geliyormuş, telefonlar dinleniyormuş, hatta Başbakan’ın oğluyla bile yaptığı telefon görüşmesini dinleyip kayda almışlar; bereket versin Başbakanlık yalanladı da...
Bu telefon dinlemek çok eski bir hikayedir hem de bizim zamanımızda çok ilkeldi. “Çık ulan aradan!” dedik mi kaçar giderdi.
Şimdi öyle mi, Başbakan bile itiraf etti:
“Beni bile dinlediler!”
O halde bir soru:
“Peki siz neredeydiniz, hükümet değil miydiniz?”
Sayın Bülent Arınç anlar herhalde:
“İktidar olmak yetmez, muktedir olmak gerek.”
***
İtiraz edenlerin çoğu genç, biz o günleri yaşadığımız için pek aldırmadık, zaten birkaç gün de hastaydık, dönerken “ne var ne yok!” diye “pürtelaş” efendilere bir soralım dedik.
Meğer işler çok vahimmiş, artık aklına gelen yazıp çizmeyecekmiş, “internet”e sansür, televizyonlara sansür, gazetelere yasak...
***
Sanki biz o günleri yaşamadık, savcının bir telefonu ya da motosikletli polisin uyandırmasını hiç yaşamamışız gibi...
***
Bazı yasaklar işe yarardı, olayın başında yasak gelirdi:
“Falan kişiyle, filan kişinin görüşmesi yasaktır!” derlerdi biz de öğrenmiş olurduk.
İşin en acısı, haberler yazılmış, sayfaya konulmuş, “Babıali” deyimiyle sayfa bağlanmış...
İşte rezalet!
“Mürettiphane”de bomba patlamış olurdu.
Ya bizler öyle sanırdık!
Hayır onlar bunları bile bile yeni sayfa, yeni başlıklar, yeni fotoğraflar...
***
Basın toplantıları olurdu.
Genç bir muhabirsiniz, fırsat elinize geçmiş, bakanmış hatta, başbakanmış, soru sorarsın, adam kızarır köpürür, cevabını verirdi.
***
Oysa yanıbaşındaki özel kalem müdürü ya da müşaviri gazeteye telefon etmiş olurdu.
“Sizin çocuk, biraz önce beyefendiye bir soru sordu...”
Yazı işleri müdürü başına gelecekleri anlar...
Adam devam ederdi:
“Beyefendi, soruya cevap verdi ama yayınlanmasını istemiyor!”
***
Akşama gazeteye gelirsiniz, yazı işleri müdürü “Ne var, ne yok?” diye sorar:
Siz heyecanlanırsınız, demokrasiye, basın özgürlüğüne, insan haklarına bağlılığınızı anlatırsınız.
***
Tam bu cevap bölümüne gelince yazı işleri müdürü hevesinizi kursağınızda bırakıp, lafınızı keser:
“Sen orayı geç”
“Ama abi!”
“Bırak abiyi mabiyi de o konuya girme!”
Bir, üç, beş ağızlarında aynı terane.
“Bizim gazeteye girmez!”
***
Biz bu günleri yaşadığımız için “sansür, yasak” laflarına fazla aldırmadık.
“Olur böyle diye aldırmadık”
***
Tabii hastalıkta her günümüz sayın Erdoğan’ı dinlemekle geçti, Başbakan “Atatürk” kelimesini bir kere bile ağzına almadı...
“Gazi Mustafa Kemal Paşa!”
Buna da şükür!
***
Bermutat böyle günlerde gazeteler kaynaşır, bazıları patron fedailiğine soyunur, bazıları iktidar fedailiğine... Onun için bu durumlardan uzak durmak gerekir.
Bu çatışmada “Alo Fatih” diye bir kavram öne çıktı.
Nedir bu?
Başbakan havuzdaki gazetelerden birine adamını yerleştirmiş, Fas’ta bile olsa arıyor, “Alo Fatih”, “ne, nedir bu” diye hesap soruyor.
Buna ilk defa tanık olduk.
Evvelden kimin ne olduğunu biliyorduk ama, bu kadar aleni değildi!..
İşte bu sefer iki “Fatih” temayüz etti.
Biri Başbakan’ın muhatabı olan Fatih, diğeri de “Fatih Altaylı” genel yayın müdürü...
***
Biz, Fatih Altaylı’dan pek hoşlanmayız!
Gözü dönmüş Galatasaraylıdır.
Ama bu olayda söyledikleri doğruydu...
Sataşanlara soruyordu:
“Hanginiz yapmadı ki!”
Yalan mı?