Sayın muhbirler

Geçen yazılarımızdan birinde, “Allah polislere, özellikle karakol polislerine sabır versin!” demiştik.
Niye?
Başbakan’ın “Kızlı oğlanlı gençler, ortak dairelerde kalıyor, biz muhafazakar demokrat insanlar olarak buna razı olamayız, gerekli önlemler alınmalıdır, alınacaktır” dedikten sonra ihbarlar başlamıştır.
“Falan apartmanda, filan dairede kızlar, oğlanlar var. Önüne gelen giriyor, olmaz böyle şey!”
Kapıcı kızar ve dairede oturanları ihbar eder, genç kızdan yüz bulamayan kahveci de, köşebaşı serserisi de telefona sarılır...
***
Öyle de, öyle oldu!
Bu fırsattan “Sayın Muhbir”e gün doğmaz mı?
“12 Mart’ın muhbir vatandaşları” böyle yetişti.
Prof. Dr. Çetin Yetkin, “muhbirler” için şu bilgileri verir:
“Muhbirliğin devlet yönetiminde gerçekten ne denli çağdışı olduğunu vurgulamak için 2000 yıl önce bile Roma devletinin muhbirliğe ne gözle baktığını burada anmadan geçemeyeceğim. Bilindiği gibi, Çiçero, devleti yücelten bir Romalı düşünürdür. O ölçüdeki bir gemi batsa ve yalnızca iki kişi kurtulsa ve bunlardan ancak birinin tutunup boğulmamasını sağlayacak bir tahta parçası bulunsa, içlerinden hangisi devlete daha çok yararlı ise onun buna tutunması, ötekinin ise kendisini suya bırakması gerektiğini savunur. Fakat buna karşılık, devlete karşı en ağır suçu işleseler bile, hiçbir oğlun babasını ihbar etmemesi gerektiğini, çünkü Roma devletinin babalarını ihbar eden oğulların omuzları üzerinde yükselemeyeceğini belirtir. Bir başka kaynakta ise Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde bu dine gizlice girenleri, imzasız bir ihbar üzerine yakalayıp, onların cezalandırıldığını imparatora bildiren Trabzon valisine imparatorun bir daha imzasız ihbar üzerine işlem yapmamasını, çünkü imzasız ihbarın ‘çağdışı’ olduğunu yazdığı kaydedilmektedir.”
***
Tarih, ünlü muhbirleri kaydetmiştir.
Hele, her siyasi davadan sonra...
Kim, neyi ihbar etmiştir?
İhbarın ileride asılsız olduğu anlaşılsa bile...
Bunun kabahati, muhbire inanan, güvenen, onlara güç verenlerde değil midir?
Adamı görevinden al, işinden et, açığa çıkar, hatta tutukla...
Sonra?
Affedersin, pardon!
Oldu mu?
***
“12 Mart”ın muhbir gazabına uğramış olan bir bilim adamı da, şimdi Cumhuriyet yazarı Prof. Mümtaz Soysal’dır.
Hakkında, “Komünizm Propagandası” yaptığı iddiasıyla soruşturma açılır, ihbarı yapan bir gece önce birlikte yemek yedikleri dostları(!)dır.
***
Hacettepe Üniversitesi rektörüne şu ihbar mektubu gelir:
“Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü’ne,
Üniversitelerle ilgili yasaların gözden geçirildiği günlerde, üniversitelerde ancak tek yönde düşünceye müsaade edilmesi gibi durumların önlenmesi için müeyyidelere ihtiyaç olduğunu bilgilerinize arz ederiz.
Bu sözle neyi kastettiğimizi aşağıdaki canlı misalle açıklamamızda fayda vardır.
25 Mart 1971 günü Büyük Ankara Oteli’nde Yunanistan Sefareti’nin verdiği resepsiyonda o zamanın Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı olan Prof. Mümtaz Soysal’ın övünerek şu sözleri söylediğine şahit olduk: ‘Fakültede tek renk vardır, o da kırmızıdır. Bunun değişik tonları olabilir. Fakat başka bir renge müsamaha edilemez.’
Yeni mevzuatta üniversitelerin üst denetim organları ümit ederiz ki, bu düşüncede olan yöneticilere gerekli dersi verecek yetkiye kavuşsunlar.
Saygılarımızla.”
***
Hacettepe Rektörlüğü soruşturma açar, Prof. Faruk Erem raporunu verir:
“İhbar asılsızdır!”
Rektör, Prof. Dr. İhsan Doğramacı, “Ne olur, ne olmaz!” diye dosyayı Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na gönderir, oradan da “Takipsizlik” kararı çıkar.
İhbarı yapanın eşi bile, “Yemekte öyle şey konuşulmadı” demektedir.
Savcılık da takipsizlik kararı verir.
Sonra ne olur?
Kocaman bir hiç!
Oysa savcılık demiştir ki:
“Bu nedenlerle sanık hakkında herhangi bir soruşturmaya yer olmadığına, ancak muhbirlerin de asılsız ihbarda bulundukları da bu şekilde anlaşılmış olduğundan muhbirler hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 285/1 maddesi gereğince kamu davası açılmasına...”
Sonra!
Muhbir, muhbirliğiyle kalır!