Silivri’deki gazeteciler

Her devirde, gazetecilerin “mecburi ikamete tabi tutulduğu cezaevleri” vardır.
Kısacası “yattıkları cezaevleri” onlarla birlikte anılır.
Mesela 1960 öncesi Ankara’da “Hilton 10. Koğuş”...
Metin Toker, Şinasi Nahit Berker, hatta bir ara siyasi suçlu olarak rahmetli Osman Bölükbaşı’yı o koğuşa vermişlerdi...
İstanbul’da “Sultanahmet Tevkifhanesi” meşhurdu.
Hüseyin Cahit Yalçın’a ayrıcalık tanımışlar, üstadı Paşakapısı‘nda yatırmışlardır.
*
Herhalde bu döneme adını veren Silivri olacak.
Meclis İnsan Hakları Komisyonu alt komisyonu bu cezaevinde araştırma yapmış ve raporu, Basın Konseyi’ne göndermişlerdi.
Basın Konseyi raporda yazılanlar ile içeride yatan gazetecilerin anlattıklarının örtüşmediğini gördü.
Basın Konseyi de gerçekleri açıklayan bir başka rapor hazırlamaya karar verdi.
Basın Konseyi’nin raporunu Yüksek Kurul üyesi Pınar Türenç hazırladı:
“Gazeteci Gözüyle Silivri Gerçeği.”
*
Silivri’deki tutsak gazeteciler sadece fiziki tecrit yaşamıyorlar, aylardır onların sosyalleşmeleri de yasak.
Kursa gidemiyorlar, spor yapamıyorlar, gökyüzünü ve yeşili göremiyorlar.
Onların tek televizyonu, bir de iki kanallı müzik yayınları var.
Akustik ses sorunu ise beyin delercesine...
Daktilo ve bilgisayar tuşları da yok.
Elle yazmaktan parmakları nasır tuttu.
Oysa tutuklama bir tedbir değil miydi?
Rapor soruyor: “Yıllardır bu işkence niye?”
*
Basın Konseyi raporundan:
“Yaşamsal önemi olan su kısıtlı şekilde verilmektedir. İçme suyu ise ancak satın alınabilmektedir.
- Tutuklu gazeteciler günde 9 saat soğuk su verildiğini anlattılar. Ayda 3-4 defa da suların kesildiğini kaydettiler. Tuvalet ihtiyacının giderilmesi için ancak suların aktığı saatlerin beklendiğini söylediler.
- Sıcak su ise ancak haftada iki gün ve ikişer saat verilmektedir. Bu süre içinde aynı koğuşu paylaşan tutukluların duş almaları ve çamaşır yıkamaları gerekmektedir.
- İçme suyu ancak parayla kantinden alınabilmektedir. Parası olmayan tutuklu veya hükümlünün musluktan akan ve sağlık açısından içilmemesi gereken suyu içmekten başka çaresi yoktur.
- Tutuklu yakınları tarafından dışarıdan iç çamaşırı getirilmesine izin verilmemektedir. İç çamaşırları ancak tutuklular tarafından kantinden ücret karşılığında temin edilmektedir. Bu şekilde tutukluların seçme şansı kalmamakta ve kantinde satılan kimi zaman kalitesiz malları almak zorunda bırakılmaktadırlar.”

*
Başlıklardan biri “Pişmiş kuru fasulyeyi kevgirden geçirip” tekrar yemek olabilirdi.
Siz de hayretle bakıp “Bu ne demek?” diyebilirdiniz.
Oysa Pınar Türenç’in hazırladığı raporda öyle bir “kevgirden geçen kuru fasulye” tarifi var ki!
Anlatan da tutuklu gazetecilerden biri:
“Cezaevi gerçekten okul. İnsan yoklukta kendince ilkel çözümler bulmayı öğreniyor. Beş litrelik pet su şişesini kestikten sonra çakmakla ısıttığınız çatalla tabanında ve çevresinde delikler açarak yapıyoruz kevgirimizi. ‘Yemekten yemek yapmak’ nasıl derseniz onu da anlatayım. Kuru fasulye cezaevinin en sık çıkan yemeği. Kimi zaman fasulyeler dağılacak kadar haşlanmış derecede gelse de cezaevi mönüsünün ‘en başarılısı’. Kuru fasulyeleri ilkel kevgirimizde bir güzel süzdükten sonra salça ve yağından arındırarak piyaz yapmakta kullanıyorduk. Bezelyeleri de aynı şekilde süzüp yeniden yemek yaptığımız da oldu. Tıpkı taze fasulyeyi yaptığımız gibi. Soğanları semaverin içinde kavurup üzerine domatesi ekledikten sonra süzdüğümüz yiyeceği ekleyip üzerine de sıcak suyu koyduk mu en azından daha yenilebilir lezzette yemeklerimiz oluyor. Hatta balık buğulama bile yaptığımız oldu. Semaverin üzerine koyduğumuz karavanalara yerleştirdiğimiz soğan, domates, yeşil biber ve maydanozlar buhar ısısında yaklaşık 4-5 saat bekledikten sonra üzerinde kantinden aldığımız ton balıklarını da koyduk mu nefsimiz köreliyordu.”
*
Şimdi bu tarife göre pişirin bakalım, beğenecek misiniz? Bakarsınız televizyonlardaki yemek programlarına belki alırlar!