Şimdi tasa yine Anayasa

Şöyle durup geriye baktığımızda “amma da tanıklık yapmışız!” diyorsunuz. Neyin tanıklığı?
“Gazeteciler yaşadığı dönemin tanığıdır!” diye laf var ya, bundan kendinize de pay çıkarıyorsunuz.
* * *
İlk tanıklığımız “27 Mayıs”tadır; yedek subay öğrencisiydik, birkaç gün sonra demir takıp “asteğmen” olacaktık, sabaha karşı koğuşta bir gürültüdür çıktı, birkaç kişi “Radyoyu açın!” açın diyordu açtık, tok bir ses:
“Nato’ya Cento’ya bağlıyız!”
Alparslan Türkeş ele güne dış politikanın garantisini veriyordu:
“Nato’ya, Cento’ya bağlıyız!”
İki gün sonra mizahı üretildi.
“Spor-Toto’ya da bağlıyız!”
* * *
Kimi “kurtulduk” diye birbirine sarıldı, kimi “görürsünüz kimin neyi kurtardığını?” diye dalga geçti, sokaklarda “Ordu, gençlik el ele” yürüyüşleri yapılıyor, Demokrat Parti devriliyor, kapatılıyor, Meclis grubu topluca Yassıada’ya gönderiliyor, yargılanıyor, bir başbakan iki bakan asılıyor, kimsenin kılı bile kıpırdamıyor, Kürt kökenli Ağrı Milletvekili Halis Öztürk, hemşerisi Celal Yardımcı’ya soruyordu:
“Vallahi ben anayasaya bir şey etmemişim!”
Partiler kuruldu, yeni anayasa halkoyuna sunuldu, bazılarının “Gözlerime bakın ne demek istediğimi anlarsınız!” lafı ezberlendi.
* * *
Sanıldı ki, yeni anayasa herkesi koruyup kollayacak...
Ve bir görüntü gerçek gibi kabullenilip gereği yapıldı:
“Madem askerler ihtilal yapıyor, biz de içimize, hatta başımıza onları getirelim!..”
“27 Mayıs”a çekimser kaldığı sanılan Gümüşpala’yı partinin başına geçirdiler.
* * *
Geçirdiler de ne oldu?
“22 Şubat” müdahalesi oldu.
Harp Okulu komutanı Talat Aydemir öğrencilerle birlikte ayaklandı, Başbakan İsmet Paşa’ydı, bastırdı ve ayaklananları da affetti.
Yetti mi?
Yeter mi?
Arkadan “21 Mayıs” ayaklanması geldi.
İsmet Paşa “yooo!” dedi bu kadarı fazla...
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edildi, Harbiye öğrencileri okuldan çıkarıldı, İsmet Paşa “çocuklar aldatılmış” dedi, Harbiyeli ertesi gün Taksim anıtına çelenk koydu:
“Harbiyeli aldanmaz!”
* * *
Bu ayaklanmanın bizde özel bir anısı da var.
Ankara’da kıpırdanmalar başlamıştı, gecenin ne olacağı belliydi, İstanbul’da durum belli değildi, gazeteciler, özellikle yazı işlerinde çalışanlar sanki saat saat durumu öğreniyorlar, televizyon filan olmadığı için tek haber kaynağı radyolardı, başta Ankara radyosu...
O radyo da habire el değiştiriyor, bir bakıyorsunuz Genelkurmay Başkanı Sunay’ın bildirisi arkadan “Talat Aydemir’in” bildirisi...
İstanbul’da yazı işleri salonunun önemli bir misafiri vardı, garnizon komutanı, radyo el değiştikçe onun da üslubu değişiyordu.
* * *
Arkadan “12 Mart” geldi.
Bu müdahale daha ince bir müdahaleydi, partilere Meclis’e dokunulmuyor, tarafsız başbakan diye seçtikleri Nihat Erim’e kurdurdukları hükümete biat ediliyordu.
Olanlar CHP’ye oldu. Genel sekreter Ecevit “bu müdahale bana karşı yapılmıştır” diyerek İsmet Paşa’yla ters düştü, partiyi ele geçirdi, İsmet Paşa gitti, arkadan Kıbrıs harekâtı, “Karaoğlan” Ecevit yükseldikçe yükseliyordu. Öyle ki mevcudiyetinin hiçbir döneminde yüzde 30’u aşamayan CHP ve kimine göre de “sol”, yüzde 42’ye ulaştı, iktidar oldu.
İşte o kadar!
Derken bir müdahale daha...
“12 Eylül 1980” müdahalesi...
* * *
Bundan sonrasına sizin de yaşınız tutar, yaşamışsınızdır.
Lafı uzatmayalım, noktalayalım...
Bu darbeler ve müdahaleler niçin yapılmıştır.
Anayasa için...
Herkes anayasaya sahip çıkıyor, karşısındakini anayasayı ihlalle, ezip çiğnemekle suçluyordu.
Sonuç:
“Şimdi tasa yine Anayasa!”