Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra...

Zaman zaman hafızamızdan kuşku duyar hale geliyoruz; oysa tanıyanlar hafızamızın fena olmadığını söylerler. Lakin öyle şeyler okuyup, öyle şeyler duyuyoruz ki, ya biz bunları unuttuk ya da “Böyle şeyler olmazdı!” diyoruz.
Sefa Kaplan, dizi yazısının girişinde “Neredeyse her gün gazetelerde eşinden, sevgilisinden dayak yiyen, yol ortasında bıçaklanıp kurşunlanan kadınlara ilişkin haberler okuyoruz” diyor. (x)
Acaba bu olaylar eskiden de var mıydı, bu kadar yaygın mıydı?
Her ne kadar, toplumda kadına ikinci sınıf diye bakılsa da, babadan kalan mirasın büyük lokmasını erkek çocuklar kapsa da, onlar hep horlansa, oğlanlar hep kollansa da, bir kendini bilmez adam “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” dese de, Nâzım Hikmet, “Kuvayi Milliye Destanı”nda kadınların yerini saptamışsa, “Ve kadınlar/bizim kadınlarımız/korkunç ve mübarek elleri/ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle/anamız, avradımız, yarımız, sanki hiç yaşamamış gibi ölen/ve soframızdaki yeri/öküzümüzden sonra gelen” demişse de...
Biz kadının bu kadar ezildiğini, horlandığını, öldürüldü-ğünü hatırlamı-yoruz.
Peki, hep böyle miydi?
Erkekler, kadınlara sahip çıkmaz mıydı?
* * *
Kurtuluş Savaşı... Ordu büyük taarruza hazırlan-makta, İnebolu’ya denizden gelen cephane, silah, mühimmat köylü sırtında içeriye taşınmaktadır. Meclis kürsüsünde Erzurum milletvekili Durak Bey vardır, Ankara’dan İnebolu’ya gelirken, Küre Beli’nde, 40-50 eşekle gelen bir kadın kafilesi görür, sırtlarında cephane sandığı yokuşu tırmanmaktadırlar. Kim olduklarını sorar, askere cephane taşımaktadırlar. Meclis’in emir verdiğini söylerler. Durak Bey, Meclis’in böyle bir emri olmadığını bilir, köyün muhtarını çağırır, sorar. Muhtar da emrin Meclis’ten geldiğini söyler, İnebolu’da cephane yığılıp kalmıştır, erkekler cephededir. Durak Bey muhtara çıkışır:
“Sizin hayvanlarınız yok mu?”
Muhtar “hayvanlarımız öldü“ der.
* * *
Durak Bey köpürmüştür:
“Bu kadınların babaları şehit, kardeşleri şehit, evlatları şehit; babaları gazi, evlatları gazi, kardeşleri gazidir. Biz bütün gün burada yatarken, tüfeğini almış seni o bekliyor.
Evet biz çağırırken, evladını, karısını, çocuğunu bıraktığı vakit, gönderdiğimiz zaman da biz bunu ne suretle gönderdik? Dedik ki; git, biz senin evladına, karına, çoluğuna çocuğuna bakarız. Yemek veririz. Fakat böyle yapmadık, çıkarttık sokaklara yalın ayak, başı açık, perişan bir halde cephaneyi de verdik arkasına, gönderdik. Şimdi bunların kocaları cephelerde bu hali bilirlerse, geride bir karısı, bir çocuğu kalmış, yahut bir ihtiyar annesi kalmış, yahut memede bir çocuğu kalmış, onun da kucağına cephaneyi veriyorsunuz, çocuğu ile cephaneyi götürüyor.”(xx)
Durak Bey, işin peşini bırakmaz, devleti temsil eden genç bir yetkiliyi sorguya çeker.
Evet, emri o vermiştir, anlatır:
“Cephane İnebolu’ya yığılmıştı, valiyi aradım, vali, köylere jandarma çıkar, kim varsa alıp, hayvanlarıyla gelsinler, dedi. Köylerde erkek kalmamıştı, hayvanlar da ölmüştü. Asker, cephane mermi bekliyordu, top bekliyordu, kadınları ben çağırdım.”
Bolu milletvekili Nuri Bey, “O emri vereni ayağının altına alıp ezmedin mi?” diye bağırır.
Durak Bey “Bir şey yapamadım!” der:
“Gitti, oralarda da bir delilik yaptı derler” karşılığını verir.
İşte Kurtuluş Savaşı bu şartlar altında kazanılmıştır, kadınlara böyle sahip çıkılmıştır.
* * *
Bugün bazıları “Kim onlara Kurtuluş Savaşı yapın demiş” diye sormakta, hatta:
“Halka sormuşlar mı?” demektedirler.
Hayır, sormamışlardır, sormamakla da ne kadar isabet ettikleri ortadadır.
————————-
(x) Kadın Sığınma Evleri- Hürriyet, 25/01/2011
(xx) Kurtuluş Savaşı Kadınları/Zeki Sarıhan/ Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülü-Ulusal Eğitim Derneği, Necati Bey cad. 13/13 Sıhhiye, Ankara-Tel: 0 312 229 43 25