Torpil ve bölünmezlik

Bu işin temeline yıllar önce Fuzuli ilk taşı koymuş:
“Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.”
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Sonra rüşvet kılıf değiştirmiş, çağdaş bir görünüme bürünmüş, adı olmuş “torpil”.
Nedir torpil?
İktidar sahipleri öyle böyle değişik biçimde, yakınlarını, yarenlerini devlete yerleştirirler.
Kardeş, yeğen, kuzen, askerlik arkadaşı, okul arkadaşı, mahalle arkadaşı... Fırsat bulunca devlette bir işe koyarlar.
Bu, hırsızlığa yolsuzluğa benzemez, buna torpil denir.
Çoğu da hatır için yerleştirilir.
O kadar yaygın bir hale gelmiştir ki kim iktidara gelirse bir yakınını bir işe yerleştirmeyi, kendince hak görür.
Madem iktidara geldi, yakınlarına, yakınlarının yakınlarına, daha da yakınlarına devlette iş verecek. Dedik ya, bir haktır, bunun ayıplanacak gocunacak bir yanı da yoktur.
***
Siz bakmayın atıp tutulanlara.
Kim iktidara gelmişse bu hakkı kendinde görür.
Listeleri okudunuz, bunca yıldır bazıları sureti haktan göründüler:
“Efendim, bu ne biçim muhalefet, böyle muhalefet olur mu?”
Ve olanlar oldu işte bu böyle muhalefetti.
Asıl şimdi muhalefetin ne olduğunu görecekler.
CHP ilk defa bir av yakaladı, koparılan kıyamet de o yüzden.
Yoksa devleti korumak için değil, muhalefetin ne olduğunu göstermek için.
***
Bugün hangi politikacının mazisini karıştırsanız, eğer iktidar da olmuşsa mutlaka yandaşlarını bir havuzda yıkamışlardır.
Onun için sanki ilk defa olmuş gibi koparılan vaveyla temelinde asıl yatan budur.
İşsizliğin tavan yaptığı bu dönemde kim torpil peşinde koşmaz ki?
Meğer bizim bildiğimizin ince tarafları varmış, ne bilelim.
Öyle yeğeni doğrudan doğruya işe almak mümkün değil.
Ya nasıl?
Her şeyin yolu var, yordamı var.
Terazi var, tartı var.
Lamba var, “idare” var.
***
Çoktandır Erzurum’dan bir politikacı sivrilmemişti.
Eee ne de olsa hemşerilik var.
Derken baktık, son kabilede bir önemli makama, bakanlığa geldi.
Sert mizaçlı biriydi, olsun!
Meğer adam çok becerikliymiş;
Neymiş becerisi?
Önce kız kardeşini Şırnak Valiliği’ne Özel Kalem’e tayin ettirmiş.
Oradan iki gün sonra yeni bir tayin, asıl memleketine yani Erzurum’a dönmüş.
İki gün de Erzurum’da çalıştıktan sonra Ankara’ya atanmış.
Şimdi bunda yasal olmayan ne var?
Her şey usulüne uygun, diğerleri gibi.
Oyun çözüldü.
***
Meğer devlet çözülüyormuş.
Hani bölünmez diye üzerine titrediğimiz devletin bütünlüğü söz konusuymuş.
Kim bunu söyleyen, Allah razı olsun.
BDP Milletvekili, İmralı müzakerecisi Sırrı Süreyya Önder ağzından kaçırıverdi.
Her şeyi konuştuk, özerklik dahil.
Hay babanın canına rahmet.
Şunu peşin peşin söyle de biz de rahatlayalım.
Hiç kuşkumuz yok.
Bugün özerklik, yarın bağımsızlık.
Niye böyle dedin diye de kızmıyoruz, üstelik seviniyoruz.
Hani bizim enayiler bölünmezlikten söz ederler ya, al sana bölünmezlik.
***
Evet, biz çözümden yanayız.
Ama ne pahasına olursa olsun değil.
Masa başında devleti veremeyiz.
Kürtlerin uğradıkları haksızlıklar elbette telafi edilir, edilmelidir de.
Lakin bunun bedeli ülkenin bugün özerklik, yarın bağımsızlık diye boyun eğmek değildir.
Pazarlıkta iki tarafın da teklif verme hakkı vardır.
Ama vatanın bölünmezliği tartışılmaz bile.
Biz “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan” dedik diye hemen bizim gibi düşünenleri ırkçılıkla, Turancılıkla suçlamayın.
Suçlasanız da ne çıkar?
Her İmralı gezisinden sonra aklımıza Sadrazam Ali Paşa gelir.
Rus Elçisi Moskova’ya giderken sormuş:
“ - Ne istiyorsunuz?
- Hiçbir şey, yeni dertler getirme de.”
Aklımıza Süleyman Nazif gelir:
“Pür ateşim, açtırma benim ağzımı zinhar,
Zalim beni söyletme, derunumda neler var!”
Osmanlıca mı diyordunuz,
işte buyurun.