Turhan Selçuk

Son konuşmamız, hastaneye kaldırılışından bir ya da iki gün önceydi, o da telefonla; son aylarda yüz yüze görüşemiyorduk, hastalıklar ikimizin de toplu yerlere gitmemize izin vermediği için... Gözlerinden yakınırdı; Turhan Selçuk gibi bir sanatçının iyi görmemesi ne kadar üzücüydü, oysa o yıllardır bu toplumu, bu dünyayı en iyi görenlerden, çizenlerden biriydi.
Milliyet’te ölüm yazısını yazan Miraç Zeynep Özkartal’ın dediği gibi:
“1941’den bu yana bıkmadan, yılmadan çizer, hep eleştirir, hep muhalif, hep ironik.”
* * *
“Turhan”la 1958’den beri tanışırız, biz Milliyet’e yeni gelmişiz, o ise Milliyet’i Milliyet yapan çizgilerin en önemlisi... Bir gün, elinde bir kâğıt, geldi:
“İmza topluyoruz.”
Zaten “Turhan”ın sözlüğünde “ben” yoktur, hep “biz” der...
Ne için imza topluyoruz?
“Sosyete haberleri” denilen haberler için...
Birtakım insanların yediklerini, içtiklerini, aşklarını meşklerini anlatan, öven haberlerin “Milliyet” gibi halk gazetesinde yayımlanmamasını istiyoruz.
Bu imzalanmaz mı?
Ve dostluğumuz sürdü, gitti; 1968’de, Milliyet’teki depremde ayrı düştük...
Bazı önemli ve değerli arkadaşlar, Abdi İpekçi’nin yönetimine ve tercihine karşı çıktılar, gazeteden ayrıldılar. “Turhan” da onlara katıldı, ama biz hâlâ onun ayrılış nedenini çözebilmiş değiliz.
Patronla arasının çok iyi olduğunu söyleyemeyiz; Ercüment Karacan, “Turhan”ın uluslararası başarılarından gurur duyar, sevinir ama bazı karikatürlerinden de şikâyet ederdi, ama şikâyet “Turhan”ın “solcu” denilen karikatürlerindendi, ama Karacan bir gün de “Koymayın bu karikatürü” demedi, tabii bunda Abdi İpekçi’nin direnmesi önemliydi.
* * *
İşte “Abdülcanbaz” o günlerde çıktı ortaya...
Doğruluğun, dürüstlüğün simgesi, Osmanlı tokadıyla meşhur Abdülcanbaz...
Üçkâğıtçı, hilekâr, alçak Gözlüklü Sami...
Ve Karanfil Hoca...
* * *
Yıl 1988, biz Milliyet’ten 22 yıl sonra ayrılıp başka bir gazeteye geçmişiz, konu, yine Avrupa’ya girip girmemek, bir yazımızda şöyle bir örnek vermişiz:
“Adam davetiyenin altına koyu renk elbise yazmış, beyaz giyip gidilmez ki!”
Avrupa’nın bu kılık kıyafetle bizi almayacağını anlatmaya çalışmışız.
“Turhan” iki gün sonra Milliyet’te, bizim yazımıza gönderme yaparak karikatür çizdi:
“Avrupa Topluluğu” binasının önünde kara çarşaflı, peçeli bir kadın, altında da yazı:
“Siyah giysek de almazlar.”
Bu karikatür “Turhan”ın ıslak imzasıyla odamızda asılıdır, “Değerli dost Hasan Pulur’a” yazısıyla...
* * *
“Turhan” bizi son defa niçin aramıştı?
Eski kapı yoldaşımız Hasan Yılmaer’i arıyordu, bulabileceği yerleri söyledik, bir de oğlunun adını verdik:
“Bir de Esat Yılmaer’i ara!”
Arayıp buldu mu acaba?
* * *
İyileşmesini dilediğimiz İlhan Selçuk, 1994 yılında kardeşi için şöyle yazmıştı, onu şöyle çizmişti:
“Turhan’ın dünyası, yaşadığımız gerçek dünyanın eleştirisiyle oluştu... Alternatif bir dünyadır bu... Coğrafyası dördüncü boyuta yayılır... Turhan’da zaman korkusu kalmadı... Zaman artık Turhan’a çalışıyor.”
Her şey Madımak’ta yakılan şair Metin Altıok’un dediği gibi gelişiyor:
“Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar
Ne zaman bir dosta gitsem, evde yoklar.”
Bir kapı daha kapandı...

DİĞER YENİ YAZILAR