Ne İnsanlar Sevdim Zaten Yoktular

25 Kasım 2018

Arkadaşları kategorize etme kavramı Facebook ile girdi hayatıma. İş arkadaşlarım, çocukluk arkadaşlarım, ailem, herkes koca bir çemberin içindeydi, tıpkı gerçek hayatımdaki gibi. Adlandırırken yaptığım sınıflandırmaları yaşamın içinde neredeyse hiç yapmamıştım. O yüzden yıllarca gecenin bir yarısı pervasızca arayan ustalara, ağzı gevşek insanlara, dedikodu yapanlara kızıp durdum içten içe. Sorunun herkese eşit mesafede yaklaşmak olduğunu anlamam çok uzun sürdü. Mütevazi davranmanın bir erdem olarak öğretildiği bir aileden gelince, çevremdekileri kategorize etmenin 'kibir' olduğunu sandım yıllarca.

'Çocuğumun fotoğrafını iş arkadaşım ne yapsın', 'bu ciddi makale, şamata yaptığım grubun hiç ilgisini çekmez ki' aşamalarından sonra, hadi gruplandırayım şu insanları, dedim.

Yakın arkadaşlar, arkadaşlar, tanıdıklar…Çok zor geldi, beceremedim, yıldım ve bir süre sonra bıraktım. Çevremdekilere açık, yakın ve olduğum gibi olmayı seviyordum, sansürsüz.

Ta ki geçtiğimiz haftaya kadar.

Bir hafta içinde yakın ailemden, ikisi annem ve babam olmak üzere üç kişiyi arka arkaya acil ameliyata sokuncaya kadar. Her sabah korkuyla uyanmaya başladım. Yine bir telefon gelecek ve ben bugün hangi hastaneye gideceğim, korkusuyla.

Bütün gün hastanelerde beklemek, sadece beklemek, en sevdiğin insanlara ne olacağını beklemek ve hiçbir şey yapamamak çok yıpratıcıydı.

Ve fark ettim ki, kısa bir süre öncesine kadar her an telefonun öbür ucunda olanlar, evime gelip kalanlar, birlikte seyahate çıktıklarım, her şeyimi paylaştığım bir sürü insan nerede olduğumu bile bilmiyor şu anda.

Bütün bunlar hastanede beklerken çekilmiş bir fotoğraftan çıktı. O endişeli yüz ifadesini görebilen, görüp de önemseyen kaç kişi vardı acaba? Bu kadar hassas olmamın nedeni hastanelerde sadece bekleyerek geçirdiğim günler miydi, yoksa sahteliğini gördüğüm insanların son zamanlarda hızla artması mıydı?

Yazının devamı...

Bilardo Topları Gibiyiz

15 Ekim 2018

Evrende küçük bir zerrecik olarak hayal edin kendinizi. Belli bir devinimle hareket etmektesiniz. Sahip olduğunuz frekans çevrenizdeki diğer zerreciklerden bazılarını yakınlaştırırken, bazılarını uzaklaştırıyor.

Sonra bir şey oluyor ve farklı bir devinim kazanıyorsunuz. Bu yeni devinimin yarattığı frekansla diğer zerreciklerin de hareketi değişiyor. Bazıları daha da yakınlaşırken, bazıları iyice uzaklaşıyor. Hatta yakın çevrenize belki daha önce orada olmayan zerrecikler giriyor.

Hadi bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bir arkadaşınız var, ilişkisi bitmiş, çok yakın sizinle son zamanlarda. Sonra aniden hayatına biri giriyor, yani farklı bir devinim içinde oluyor. Değişen frekansı yeni erkek arkadaşını, onun arkadaşlarını, ailesini, çevresini yakınına çekerken, mevcut çevresinden bazıları uzaklaşarak yer açmak zorunda kalıyor.

Başka bir örnek daha vereyim. Diğer bir arkadaşınız... Tanıdığınız günden beri biliyorsunuz ki hep telefonun diğer ucunda. Gün içerisinde sayısız mesaj trafiği var aranızda. Toplantı, aile yemeği farketmiyor, mesajınıza anında yanıt geliyor. Sonra bir gün bir bakıyorsunuz ki yok!!! Mesaja yanıt yok, bir saat, iki saat, çok saat… Sonra ne mi oluyor? O, yaptığının dışında bir hareket yaptığı için, siz de normal de davrandığınızdan farklı davranmaya başlıyorsunuz; etki-tepki yasası. Kimsenin kimseye ‘Sen şöyle yapardın da, şimdi böyle yaptın.’, ‘Ama sen de böyle davranırdın da, şimdi de böyle davranıyorsun.’ diye sitem etmeye hakkı yok aslında, her şey çok matematiksel.

Bilardo toplarına yapılan her vuruştan sonra, topların yer değiştirerek yeniden konumlanması gibi, yaptığımız her hareket çevremizdekilerin yeniden konumlanmasına neden oluyor.

Ahhh keşke yüz yüze olsaydık da, vücut dili, yüz mimikleri ve bir de kağıt-kalem kullanıp, çizerek daha kolay anlatabilseydim...

Yazının devamı...

Survivor Jeffrey

3 Nisan 2018

Çocuğu olup da balık beslemeyen neredeyse yoktur ya, biz de o yoldan geçiyoruz bu sıralar. İlk birkaç tanesinin ömrü kısa olunca, biz bakamıyoruz bunlara, artık almayalım, deyip konuyu kapattığımı sanıyordum ki…..

Bir süre önce Ali, ben bunu istiyorum, diye bir japon balığını işaret etti o minicik parmağıyla. O mini minnacık balık da fıkır fıkır dans ediyordu akvaryumun içinde. Aldık tabi haliyle. Adını Jeffrey koydu nedense.

Jeffrey farklıydı öncekilerden. Bir kere o küçücük cam fanusta bile dans etmeye devam ediyordu. İlk kazasını fanusun içini biraz süslemeye karar verdiğimiz gecenin sabahında yaşadı. Süslemek için koyduğumuz deniz minarelerine çarpmış ve yaralanmıştı. Eyvah bu da gidiyor diye düşünürken, deniz minarelerini çıkarıp temizlediğimiz suyunda tatlı tatlı salınmaya başladı.

Bir sonraki macerası evlere şenlik. Ben iş seyahatine gidiyorum, Ali de babasıyla birlikte babaannesini ziyaret etmek için Kütahya’ya. Peki Jeffrey ne olacak? Sonuçta kendisi bir kavanoz içinde, dört saat araba yolculuğu ile Kütahya’ya gitti, babaanne ile tanıştı ve yine güle oynaya geri geldi.

Bizim minik Japon odaya biri girince ses çıkarıyor, elden yem alıyor, evcilleşti bu balık galiba dedikçe, inanmayıp kendisini görmeye gelen arkadaşlarımızla da tanışmaya başladı. Ve sonra inanılmaz bir kaza daha!!! Bitmedi yani, Jeffrey’nin başına gelenler bitmedi.

Yine bir seyahat. Jeffrey bu kez anneannede kalacak. Kavanozuna bindi, anneanneye gitti. ‘Ali’nin balığı arabada’ cümlesini, ‘Ali’nin balı’ olarak anlayıp, şangır şungur sallayarak taşıyan yardımcısı, kavanoz kırılıp, içindekinin bal değil balık olduğunu anlayınca kadar bizim ufaklık cam kırıkları arasında kalmış bile. Kadıncağız eline alıp, hemen bir bardak su bulmaya çalışırken bir de yüksekten düşüp travma yaşamasın mı Jeffrey!!! Tamamen ümidi kesmiş bizimkiler...

- Ne yapsak?

- Ali’ye nasıl söyleriz?

Yazının devamı...