1520’lerin iki hükümdarı

Yavuz Sultan Selim ve V. Şarl dönemlerine büyük etki etmiş iki hükümdardı

Tarihteki bazı olaylar ve bazı kişilikler geçen zamanın içinde, gelişmelerin yarattığı yeni sorunlar etrafında önem kazanır. Ortadoğu dünyası 1918’den beri her geçen gün bir sorun yumağı haline dönüştü. Hiç şüphesiz ki bu bölge yerkürenin diller ve dinler bakımından renkli kesimlerindendir (en renklisi değilse de). Ama diğer bölgelere göre en önemli farkı; uzun süreli etkileyici bir uygarlık çevresi olmasıdır. İşte bu özelliğinden dolayı da her zaman için uygar dünyanın başat bir merkezi olmuştur.
Sanayi Devrimi’nin sonuçlarının yerküreyi etkilemeye başladığı 19’uncu asırdan itibaren ikinci plana düşen Ortadoğu bölgesi hızlanan bir gerilimin, çatışmanın temel alanı oldu. Özellikle bu gelişimin yarattığı büyük harbin, yani 1914-18 savaşının bitimiyle de günümüz dünyasının onulmaz bir yarası haline dönüştü.
Ortadoğu’nun beş asırlık tarihine baktığımız zaman; Türk çocuklarının bile tarih derslerinde ismini laf ola tekrarladıkları, bazılarımızın ise imparatorluk tarihinde bağnaz (!) İslam’ın öncüsü diye vurguladıkları Yavuz Sultan Selim Han artık üniversal tarihçiliğin temel portrelerinden birine dönüşüyor.
Yavuz Sultan Selim Han’ı iyi tanımak gerekiyor. II. Bayezid ile Dulkadiroğlu hanedanı prenseslerinden Ayşe Hatun’un oğludur. II. Bayezid oğullarını Kırım hanlarının kızlarıyla evlendirmişti, demek ki Kanuni’den itibaren mavi kanlı yani zadegandan valideler geleneği sona ermiştir. Yavuz 21 Eylül 1520’de ne tarafa sefer yaptığını bilmediğimiz, Trakya’daki Muratlı’nın Sırt köyündeki durağında teslim-i ruh eyledi. Rivayete göre babası II. Bayezid’i zehirlemiş, o da orada ölmüştü.
Yavuz Sultan Selim Han kardeşleri olan şehzadeler Ahmed ve Korkut gibi fevkalade iyi tahsilliydi. Farsça şiir yazacak kadar bu dile hâkimdi. Pehlivan yapılıydı, sakal bırakmayan padişahların başında gelir. Bu yeniçeri ananesine bağlılığındandır ve kendisini de bir numaralı yeniçeri olarak ocak defterine kaydettirmiştir.

1520’lerin iki hükümdarıKan dökmekten çekinmedi
Şeditti, Türkler gibi askeri bir toplumun disiplinine sahip olsa da -bugün bile izleri görülüyor- kanun ve nizamın sıkıcılığından kurtuluş yolları arayan bir toplumun başındaydı. O nedenle kanun ve nizamın tatbiki konusunda kan dökmekten çekinmemiştir. Cemal Paşa’nın I. Cihan Harbi’nde askerleri yaz sıcağında Mısır seferinde perişan ettiğini düşünürsek; 1517 yılında ordusunu selametle Sina Çölü’nden geçirmesini, onun askeri dehasına ve üstün teknik bilgisine bağlamak gerekir.
İyi şairdi, Türk ve Fars diline hakimdi, Farsça şiirleri İran şahınınkinden iyidir. Ama rakibi Şah İsmail (Hatayi) Türk dilini en iyi kullanan şairlerdendi, gür sesli, iyi bir hatipti. Tarih-coğrafya bilgisi 15-16’ncı asrın ekseri hükümdar ve devletlileri gibi sağlamdı.
Doğu Anadolu coğrafyasında Alevi Türkmen kıyımından dolayı suçlanır. Oysa o asırda devletin dirliği açısından etnik unsurları öne çıkarmak veya harcamak ön planda gelen bir sorun değildi. Nitekim İdrisî Bitlisî gibi mahir bir fakih ve aşiret diplomatını kullanarak Doğu’daki Kürt aşiretlerini ustalıkla bir nizam altında tutmayı başarmıştır. Bu politikayı onun gibi yürüten bir başka hükümdar başka bir dönemde çıkmış değildir.
Doğu Anadolu o gün de karışıktı ama düzen geldi. İki yıl içinde güneydoğu Anadolu’dan yukarı Nil bölgesine kadar bütün Ortadoğu’yu ve Hicaz’ı imparatorluğa kattı; bu bölgelerde o gün de büyük karışıklık ve gerilim vardı ama gerçekleştirdiği sulh ve sükûnla uzun süre bu bölgeler bir arada yaşadı. Bu bölgelerde coğrafi ve iktisadi birlik kuruldu, Araplık tekamül etti, aksini söylemek mümkün değildir. Balkanlar ve Orta Avrupa ile kıyaslanamayacak bir dinginlik vardı, zümreler arası çekişmeler de o sakin ortamı bozamadı.
1520 yılının 21 Eylül’ünde, artık Ortadoğu’nun topraklarını imparatorluğunu ilhak etmiş bir hükümdar olarak sarayının dışında öldü. Topkapı Sarayı’nı yapan dahil, üçüncü hükümdar evinin dışında ölüyordu.

Kılıçla değil, verasetle aldı
Tarih bu ya; aynı yıl o günlerde 20 yaşında genç bir kral babasından miras kalan koskoca İspanya ülkesine ayak basmıştı. Habsburglu güzel Philip’in ve deli Juana’nın (Kastilya kraliçesi Isabelle ile Aragonlu Ferdinand’ın kızları) oğlu Şarl İspanya tahtına I. Şarl olarak oturdu.
Habsburglular hanedanının en isim yapan hükümdarıydı. Bir müddet sonra V. Şarl olarak Almanya imparatorluk tacını da giydi. İspanya krallığı mirastı, Alman imparatorluğuna da dedesi Maximilian gibi seçilmişti çünkü Alman imparatorluk tacını genellikle Habsburg hanedanından Avusturya büyük dükalarına giydirmek adet olmuştu (istisnası Macar kralı Sigismund’dur).
İspanya kralı ve Alman imparatoru Şarl İspanyolcayı sonradan öğrendi, Fransızca ve İtalyancayı bütün 16’ncı yüzyıl asilleri ve aydınları gibi biliyordu. Doğduğunda konuştuğu ise bugünkü Belçika’nın Brugge bölgesinde konuşulan dil, yani Flamancaydı. Alman imparatorunun Almanca bilgisi çok sınırlıydı ve şu ünlü sözü söylemiştir: “Allah ile İspanyolca, dostlarla Fransızca, kadınlarla İtalyanca ve atlarla Almanca konuşulur.”
Habsburglunun Osmanlı’dan farkı, ülkeleri kılıçla değil verasetle almasıdır. Verasetle alınan ülkeler verasetle de gider. Önce büyük imparatorluğun yarısı yani Avusturya-Almanya kısmı kardeşi Ferdinand’a bırakıldı ve
V. Şarl’ın ölümünden sonra da İspanya’nın ikbali sönmeye başladı.
Karlos kral, Devleti Aliyye’nin başının belasıydı. Tabii Avrupa tarihçiliğine göre de Türkler İspanya’nın ikbali üzerindeki karanlıktı. Barbaros burada sahneye çıktı. Kuzey Afrika’ya İspanya’nın sızmasını önledi. Kanuni devrinde de Avusturya-Tuna havzasına sızamadı. İspanya’nın ve Osmanlı’nın çatışması etrafında modern Avrupa tarihi şekillendi. Belki çok yakın gelecekte bu ikisinin ittifakıyla yeni bir Avrupa şekillenecek.


Heyecanını hiç yitirmedi

1520’lerin iki hükümdarı

Oktay Aslanapa mensup olduğu kuşağa has çalışma heyecanını bir gün bile kaybetmedi

1915 yılında Kütahya’da doğdu, harbin en zor zamanıydı. O yıl 1315 hicri doğumlular yani 17 yaşındaki çocuklar askere alınıyordu. İstikamet Çanakkale, oradan Suriye, Filistin veya Galiçya... Çarşılarda zanaatkar, yüksek mekteplerde talebe kalmamıştı. İmparatorluk cihan harbindeydi.
Savaş bitti, Türkiye yeniden kurulacaktı. Türkiye’nin boşalan aydın kadrolarını dolduracak insanlarda bir başka gayret vardı. Herkes hekim, hukukçu, mühendis olmanın yanında meraklısından ve iyisinden tarihçi, edebiyatçı, sanat tarihçisi de olmaya gayret ettiler. Türkiye’de her yerde lise yoktu.
Oktay hoca 1934 yılında Bursa lisesinden mezun oldu. Ne var ki lise tahsilinin gerçekten lise tahsili olduğu bir dönemdi. Mesela Abdülbaki (Gölpınarlı) gibi doğuştan alim ve otorite bir adam Balıkesir’de hocalık yapıyor ve Halil (İnalcık) gibi geleceğin büyük hocası orada onun talebesi olup edebiyat öğreniyor. Orhan Şaik hoca, Pertev Naili bey daha niceleri Anadolu’nun az sayıdaki kuvvetli liselerindeydi. Bursa bunların en seçkinlerindendi. 1934 yılında Oktay Hoca ordan mezun oldu.
1938 yılında dönemin tek üniversitesi İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden sanat tarihçisi olarak çıktı. O dönem Almanya ve Avusturya henüz sanat tarihi dalında güçlüydü. Doktorasını oralarda yaptı.
Hep araştırdı; Osmanlı devri Kütahya çinileri, Karaman Beyliği devri sanatı, Selçuklu halıları, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Kırım ve Kuzey Azerbaycan’daki Türk eserleri onun tanıttığı dallardır. Diyarbakır surları içinde Artuklu Sarayı’nı kazdı. İznik çinileri üzerindeki araştırmalarını kazılara dayandırdı. Van Ulu Cami kazılarını yaptı.
Bütün çalışma hayatı boyunca kendi kuşağına has heyecanı bırakmadı. Seçkin kayıtlı öğrencileri yanında, onun kayıtlı öğrencisi olmayan binlerce kişiyi de unutmayalım. Yazdığı devasa monografiler dışında mütevazı, sessiz bir hayatı tercih eden, yurt ve tarih sevgisini doğum yerinde edinen bu hocayı hürmetle selamlamak gerekir.
Batı Anadolu’nun bütün mühim merkezleri gibi Germiyan’ın merkezi Kütahya’da da Yunan-Roma’dan Selçuklu’ya, beylikler devrine ve Osmanlı’ya kadar bütün eserler yan yanadır ve onun Kütahya’sında bunlarla iç içe yetişmek mümkündü. Herhalde 1930’ların Bursa’sı ve ardından İstanbul insanlara çok şey verirdi demeyeceğim; her insana değil, sadece Oktay Aslanapa gibi görmeyi ve yaşamayı bilenlere vermiştir. Bu kabiliyetin dini ve milliyeti yoktur. Albert Gabriel’in güya Türk kimlikli adamdan daha çok bu yurdun sanatına saygı duyup nüfuz ettiğini biliyoruz.
Türk sanatı tarihi onu nasıl yaptığınıza bakar, her bir yolun kendine göre meşruiyeti de vardır; antika pazarlarına yönelik bilgi akışından, günün modasına hitap eden uzmanlığa kadar her yönde çalışmak insanların seçimine bağlıdır. Ciddi yapılırsa bu da faydalı bir uğraştır. Ama ulusun tarihi önünde huşu ile eğilip maziye şükran, sadakat ve gelecek nesillere de emanet endişesiyle çalışmak çok az insanın ulaşabildiği bir olgunluktur. Oktay Aslanapa hocanın bu mertebeye ulaşanlardan biri olduğunu talebeleri de bilir, herkes de teslim eder.