Arap dünyasını dili ve edebiyatı yaşatır

Bugün bir Arabı bir zaman makinesiyle 10’uncu asırdaki Abbasi İmparatorluğu’ndaki dedelerinin önüne çıkarsanız hiçbir sendelemeye uğramadan aynı nükte, aynı şiir, aynı cümle kuruluşu ile mükalemeye devam eder. İşte Arap dünyasını yaşatan budur: Dili ve edebiyatı

Arapça Sami dillerdendir. Sami ismi Hz. Nuh’un oğullarından Sam’a dayandırılır. İki asır önce dünyadaki diller böyle tasvir ediliyordu. Mesela, geniş sahada konuşulan Hindo-Avrupa diller Nuh’un oğlu Yafes’e dayandırılır, bunlara Yafetik diller denirdi. Mısır ve Habeş dili diğer oğul Ham’a izafeten Hami (Hemitik) diller diye adlandırılmıştır.
Giderek mukayeseli filoloji disiplini, grameri coğrafya ve tarihle beraber incelemeye başlayınca sınıflamalar değişti. Sami dillerin doğu, güney ve batı grubu vardır. Doğu grubu Akadcadan çıkan Asuri ve Keldani gibi dillerden oluşur ki bunlar hemen hemen ölmüştür.
Batı grubunda ise Aramca ve İbranca gibi nadir gruplar halinde yaşayan diller bulunur. Bu grupta bulunan Fenike dili Lübnanlıların atalarının diliydi ki, bu kavim çağdaş dünyaya alfabelerini hediye etmiştir. Kartacalılar da bu dili konuşurdu ve bugün sadece küçük Malta adasının sakinleri bu dili konuşuyor. Güney Sami grubu ise Arapçanın muhtelif dallarını kapsar.
Bugün muhteşem Arapçayı 250 milyon insan konuşuyor. Lisanın sınırları Basra Körfezi’nin sınırlarından başlıyor; İran ve Türkiye’deki azınlık bir grup; Arap dünyasının ta Atlas Okyanusu’na kadar uzanan bütün üye ülkeleri; Moritanya, Çad, Sudan ve Somali gibi kara Afrika ülkelerinde de kısmen anadil ve resmi dil olarak kullanılıyor.
Bu geniş coğrafyadaki Arapçanın yeknesak bir ağız ve lehçe ile yaşamadığı aşikar. Arap dilinin lehçeleri arasında anlaşmak için bazen tercüman gezdirmek gerekir. Ama işte orada şapkamızı çıkaralım. Bu kavmin lisanı herhangi bir Batı dilinden çok daha önce yazıya dökülmüş ve klasikleşmiştir. 

Yakın akraba olduğu bütün dilleri sildi

İslamiyet bu klasikleşmede önemli rol oynamıştır. 632 yılında yani Hicret’ten 10 sene sonra Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed ebediyete intikal etti. İlk birkaç yıldan sonra Halife Hz. Ömer’in orduları bugünün Arabistan yarımadasından taşarak Mısır, Suriye, Filistin, Lübnan, Irak ve İran’ın bir kısmını ele geçirdi.
Bu yerlerde son tetkiklere göre sadece bazı yerlerde Arapça konuşuluyordu. Yaygın olarak kullanılan Aramca ve Mısırda kullanılan Kobtça gibi dillerin dışında, Ukba bin Nafi’nin fethettiği Kuzey Afrika’da Berberce gibi diller de yaşıyordu. Arapça kendisine yakın akraba olan bunların hepsini sildi. Bu bir barış içinde, kapalı bir anlaşma ile vukua geldi.
Bugünkü Arap alfabesindeki 29 harf, konuşulan ve yazılan Arapçayı ifade eder hale geldi. Hal böyleyken Arapçanın yaşayan lehçe ve ağızları üzerinde sayısız araştırma yapılıyor. Belki bunların bağımsız bir Sami dil olarak teşekkülü arzu ediliyor ama olmuyor. 250 milyonluk dünyada okul gören Arap çocuğu bu dili hususi tecvit kurallarıyla ve şiirle konuşmayı öğrenmekten bıkmıyor, bu meşgaleyi adeta bir çocuk oyunu haline getirmiş.
Aynı şey bir zamanlar Batı dünyasında Fransız halkı arasında da yaygındı, orada bu adet bırakıldı. Oysa bugünün Arabını bir zaman makinesiyle 10’uncu asırdaki Abbasi İmparatorluğu’ndaki dedelerinin önüne çıkarsanız hiçbir sendelemeye uğramadan aynı nükte, aynı şiir, aynı cümle kuruluşu ile mükalemeye devam eder. İşte Arap dünyasını yaşatan budur. Dil ve edebiyat...
Bizim dünyamızdaki Arapça BM’nin çalışma dilidir. Artık ilim dili olarak kullanıldığını söylemek kolay değildir. Hatta son istatistiklere göre Arapça, Farsça ile karşılaştırılamayacak kadar fakir bir tercüme edebiyatına sahiptir. Anlaşılan, mazideki büyük tercüme faaliyeti durmuştur. 

Arapça medeni insanların kültür hafızasından çıkmaz

Fakat Araplar dil ve şiirlerini hâlâ iyi öğrenirler ve İslamiyet dolayısıyla da Arapça; Hindistan’dan Moritanya’ya, Türk dünyasından Balkanlara kadar dini dil olarak kullanılmaya devam eder. Bu ülkelerin ulusal dillerinde Arapça belirgin ölçüde lugat ve grameri etkilemiştir. Gene Afrika’da kullanılan Svahili gibi dillerde ve Urdu dilinde Arap alfabesi yaygın olarak kullanılırdı.
Roma’nın alfabesi olan Latin alfabesi bu ülkelerin çoğunda kabul edilmekle birlikte, özellikle eski bir İndo-Avrupa dili olan Farsçada ve Urducada kullanılmaya devam ediyor. Hatta Tacikistan’da Rus Kiril alfabesini devlet ısrarla kullanımda tutsa da, okur-yazar tayfa çoktan Arap alfabesine geçti bile.
Medeni insanların kültürel hafızasından Arapçayı çıkarmak mümkün değildir. Yakın kardeşi İbrancadan daha güzel ve kıvrak olduğunu Bernard Lewis gibi alimler bile söylemektedir. Özellikle de Fransızların egemen olduğu Cezayir’de aydın zümre bu dili kaybetse de, gelecekte Mağrip ülkesinin, Arapçanın dirilişini yaşaması kaçınılmazdır. 

Türkler bu dili yeterli ve gerekli miktarda ithal etmişlerdir

Fiillerin çekimindeki zenginliği anlamak biz Türklerin kendi dillerindeki özellik dolayısıyla mümkündür. Dolayısıyla yabancı dilden Arapçaya çevrilemeyecek hiçbir kavram yoktur. Doğru ve yaratıcı bir düşüncenin de Arapçada kendini ifade edememesi söz konusu olamaz. Ama bir dilin kendi özelliği onun gelişmesi için yeterli değildir; sahiplerinin bunu kullanması gerekir.
Mensubu olduğumuz İslam dünyası bu dili kullanmıştır. Hatta XIX. yüzyılda Türkler Şanizade ve Cevdet Paşa gibi bilginlerin şahsında geniş bir doğabilim-sosyal bilimler lugatını bu dilde yaratmışlardır. Keşke kendi dilimizde de yaratsalardı.
Bununla birlikte şu kadarını söyleyelim ki Arap dili bize daha çok İranlıların sayesinde girmiştir. Ve Arapçada Türkçe ve Farsça kelimeler nispeten az olmasına, hele Türkçe daha çok günlük dilde ve askerlikte kullanılmasına rağmen Farsça ve Türkçeye Arap dili geniş ölçüde ithal edilmiştir. Dilde sadeleşmede bir sınır olduğunu bu yüzden kabul etmek gerekir. Türkler Arapçayı zevkli ve makul bir biçimde, dillerine yeter ve gerek miktarda ithal etmişlerdir.