Uyku eğitimi vermeli mi?

30 Mart 2012

Ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım anladım ki özellikle bu uyku eğitimi tek bir kişinin isteğiyle olmuyor. Babanın da konuyu desteklemesi daha doğrusu olayın bilincinde olması gerekiyor. Uyku eğitimi demek çocuğu saatlerce ağlatmak değil. Çocuğun kendi yatağında kendi kendine uykuya dalıyor olması demek. Gece yarısı uyandığında ağlamadan, sızlanmadan, yanında kimseyi çağırmadan yeniden uykuya geçmesi demek. En önemlisi de deliksiz uyku demek. Hem de herkes için.

¨Beraber yatmanın nesi kötü?¨ diye soruyor kocam. Kendimden emin bir tavırla gözlerinin içine bakıyorum, sonra bir iki saniye duraklıyorum. Fark ediyor tereddüt ettiğimi. ¨Bak gördün mü?¨ diyor. Evet, çok kötü bir şey değil ama ne zamana kadar gece yarısı kalkıp yanımıza gelecek? 3.5 yaşında artık kimseye ihtiyacı olmadan uyuması gerekir diye düşünüyorum. Sarp ise biraz daha bizimle yatsa problem olmayacağını, elbet kendi kendine uyuyacağını, ben stres yaptıkça işlerin daha iyiye gitmeyeceğini söylüyor. Doğru olabilir mi?

Bazı ebeveynler beraber yatmayı çocuk istediği için değil kendileri, en başından tercih ediyorlar. Bazı ebeveynler de en başından uyku eğitimi verme taraftarı. Ben ise ortada kalmış, her yolu denemiş, biraz da kolayına giden neyse onu yapmış bir anneyim bu konuda. Sarp bugüne kadar ben ne dersem ona uymaya çalıştı ama artık bu uyku meselesinde ‘yeter’ dedi. Çünkü çocuk büyüdükçe verilmek istenen alışkanlığın yerleşmesi de o kadar zor. Bu da özellikle bende büyük bir baskı yaratıyor. Dışarıdan bakılınca öyle büyük bir sorun yok. Erkenden, en fazla beş dakika gibi kısa bir sürede kendi yatağında kendi kendine uykuya geçen bir oğlum var. Buraya kadar her şey harika. Maalesef bu güzel tablo gece yarısı yerini ağlayan, korktuğunu iddia eden ve anne-babasıyla yatmak isteyen bir çocuğa bırakıyor kendini. Geliyor ve evet deliksiz uyuyor. Ben de deliksiz uyuyorum ama içten içe ¨artık yetmez mi?¨ diyorum.

İlerleme yok değil. Birkaç hafta önce yanına uzanarak uyuttuğum oğlum artık herhangi bir temasa ihtiyaç duymadan uykuya geçiyor. Belki de yavaş ilerleyeceğiz ama sonunda başaracağız. Sarp evde olmadığı akşamlar daha başarılıyım çünkü biraz da olsa ağlamasına ve kendi kendine sakinleşmesini bekliyorum. Öyle geceler daha rahat uyuyor. Gece yarısı kalkması daha az oluyor. Oysa baba evdeyken zaten ağlatmam mümkün olmadığı gibi beni odaya bile almıyor Koray Efendi.

Ben bunlarla uğraşırken yine o soru aklıma geliyor: Uyku eğitimi şart mı? Gün gelecek çocuk da kendi yatağını tercih etmeyecek mi? Benimle aynı durumda olup çocukları 4-5 yaşında olan arkadaşlarıma bakıyorum. Bu kadar stres yapmadan beraber uyumaya devam ettiler ve artık herkes kendi yatağında.

Uyku eğitimi, anneye, çocuğa, aile düzenine bağlı. Bizim gibi çok seyahat eden bir ailede sıkı kurallar sadece mutsuzluk getiriyordu o yüzden üzerine çok düşmedim. Şimdi ise panik halde çocuğun kendi yatağında yatmasını istiyor olmam herkese haksızlık sanki. Önümüz yaz. Biz yine yazlıkçı moduna gireceğiz, kurallar ister istemez gevşeyecek. Biz karı-koca yine bir sürü konuda daha fazla karşı karşıya geleceğiz.

Beraber yatmak kötü değil. Çocuğu daha bağımlı yapacağını iddia edenlere de gülüyorum sadece. Benim oğlum son derece kendine güvenli, okula ilk gittiği gün alışan, sorun çıkarmayan, kendi kendine oyun oynayabilen, eğlenebilen bir çocuk. Eğer mutluysanız, deliksiz uyuyorsanız, çocuğun yeteri kadar uykusunu aldığına inanıyorsanız ve en önemlisi bunun sizin için doğru yöntem olduğuna inanıyorsanız problem yok. Ancak bu şekilde yatıyor olmak sizi yoruyor, çocuğu aslında husursuz ediyorsa uyku eğitimine geçmelisiniz. İşin aslı 4-5 aylık başlanan ve çok özel durumların dışında sabırla devam edilen uyku eğitimi en iyisi. Elbette babanın da fikrini almalı ve uygulamak istediğiniz yöntemle ilgili babayı da bilinçlendirmelisiniz. Yoksa o kadar da kolay olmuyor.

Yazının devamı...

Anne - Baba

20 Mart 2012

Anneler hep kötü olan mıdır?

Sıkıcı, kuralları koyan, kuralları uygulatmaya çalışan, sebze yediren, uyku saatini haber veren, tam saatinde uyutmak isteyen, ortalığı toplayan, ortalığı toplatan… hep ne yapılması gerektiğini söyleyen midir anne?

Peki ya babalar?

Benim çevremde gördüğüm yeni babaların çoğu kural koyan veya kuralı koyana yardımcı olmaya çalışan değil; tam tersine kuralı gevşetmeye çalışan genelde. Baba figüri, eğlenceli kişilik olarak yer alıyor evde. Bu harika bir şey. Çocuklarıyla vakit geçiren, onlarla arkadaş olan, çocukların bakımına nispeten(!) yardımcı babaların varlığı anne için de önemli.

Fakat bu kuvvetler ayrılığı çocuğun gözünde anneyi kötü babayı da daima iyi yapıyor. En azından bizim evde. Elbette anne vazgeçilmez olan, ‘ben seni istemiyorum’ dediği anda bile en çok sevdiği ama işte, baba ayrı bir yerde oğlanın gözünde. Kızmayan, sesi çok nadir yükselen, ¨aman canım bu akşam da geç yatsın rahat bırak¨ diyen, her istenileni yerine getirmeye çalışan müthiş bir varlık. Ben de bu figüri tercih ederim işin doğrusu. Ancak tüm bunlardan yoruldum.

Her ne kadar yardımcı bir eş, ilgili bir baba da olsa evdeki erkek. Genel özelliklerinin getirdiği bir takım farklılıklar var. Sevgiliyken, çocuksuz çiftken bunlar çok göze batmıyordu oysa. Ne zamanki bir somun ekmek büyüklüğünde sevimli bir yaratık katıldı aramıza işte o an dengeler değişti. Kadın anne olmuştur artık. Üstün(!) bir varlık. Her işin üstesinden tek başına gelebilen, uykuya ihtiyacı olmayan, bir hafta yemek yemese de yaşayabilen, ağzı yok-dili var şikayet etmeyen, hep güler yüzlü… hep hep…

Abartıyorum belki ama bazen bu konuma sokulduğumuzu hissediyorum. Neden mi?

Çünkü;

Yazının devamı...

İkinci çocuk da çok sevilir mi?

8 Mart 2012

Son günlerde de buna takıldım. İkinci hamilelik, doğum, bakım, beslenme, uyutma işini hallettim kafamda ya…

Elbette sevilir çocuk, sevilmez mi?!? 10 tane de doğursanız hepsini ayrı ayrı seversiniz, severiz heralde. Benim de bir kardeşim var benden küçük. Onu daha az sevmediklerini biliyorum, hiç ayrım yapılmadı aramızda. Hiç farklı davranılmadı bize ama işte ben şimdi tuhaf tuhaf düşüncelerle kafamı meşgul ediyorum.

Geçen gün yine böyle bir blog mesaisindeyken, Koray geldi yanıma. Kafasını bacaklarıma koydu, ¨seni çok seviyorum fıstık¨ dedi. O anda alıp içime sokmak istedim. Kalbimdeki mutluluğu tarif edemem şimdi size, içim titredi resmen. ¨Ben de seni çoooook seviyorum Korişim benim¨ dedim, bilgisayarı kapattım aldım kucağıma oğlumu koltuğa yerleştim. Biraz sohbet ettik sonra en sevdiği filmi açtık. Uyuyakalmışız koyun koyuna.

Gözümü açtım, eli elimde. Sıcacık bir his. Mutluluk, huzur, sevgi, hayat… kelimeler yetersiz kalıyor. Çok sevmek sadece bu olabilir diye düşünüyorum. Kalbimi istese eline veririm, öyle acayibim. Evet, kocamı da çok seviyorum ama işte biliyorsunuz, anlıyorsunuz beni çocuğa olan hissedilen başka bir şey.

İşte aklıma o anda geldi. Bir çocuk, iki çocuk daha olsa nasıl olur ki? Aynı şekilde onu da sevebilir miyim. Severim eminim de aynen bu şekilde mi? İlkleri yaşadığım gibi mi yaşarım? Her çocuğun hikayesi farklıdır, yaşattıkları da. Yine de merak ediyorum.

İkinci bir çocuk sahibi olduğumda Koray gibi olur mu?

Ya da Koray ne olur?

İkisi arasındaki denge nasıl kurulur?

Yazının devamı...

Yenidoğanla dışarı çıkılır mı?

28 Şubat 2012

Çıkarılır. Uzman olduğum için söylemiyorum. Bunun için uzman olmaya da gerek yok. 40 gün evden çıkmamak kişiye kalmış. 41. gün sokağa atınca kendini ve bebeği o güne kadar sakındığın mikroplar daha mı az zararlı ki?!?

Şimdi nereden geldi aklıma? Eski mankenlerden Pınar Tezcan 5 günlük bebeği ile görüntülenmiş Nişantaşı sokaklarında. Fotoğrafları gazetelere basımış, internet sayfalarında yayınlanmış. Çoğunun altındaki yazı aynen şöyle:

Pınar Tezcan, daha 5 gün önce kucağına aldığı bebeğiyle soğuk havada mağaza mağaza gezdi!

Kadın alıp da çocuğunu sigara içilen bir yere mi sokmuş? Giydirmiş, korunaklı pusetine yerleştirmiş ve dışarı çıkmış. 5 günlük bebek ile dışarı çıkılmazmış ama aynı bebeği alıp hastanelere/sağlık ocaklarına götürebiliyoruz sorun olmuyor. Pınar Tezcan mağaza gezerken değil de hastaneden çıkarken fotoğraflansaydı bu kadar konuşmayacaktı kimse.

Gerçekten çok kızıyorum bu tip çıkışlara. Kadınların üzerine her konuda bu kadar çok gidilmesine, her harekette bir hata aranmasına. Kadının da ihtiyacı olabilir hava almaya. Kırk gün evde oturmak zorunda mı? Kendini iyi hissediyorsa neden dışarı çıkmasın ki?!?

Hem bir şey diyeyim mi;

Sokağa çıkmaktan kimse hasta olmaz. Hava sıcaklığına göre uygun kıyafetleri giydirdiğinizde üşüyüp hasta olmaz çocuk.

Banyo yapılınca da hasta olunmaz. Yani bebeğinizi her gün banyoya sokabilirsiniz. Uyku rutini için de iyi bir başlangıç olur. Kirli olması gerkemiyor, rahatlaması için en iyi çözümdür banyo.

Yazının devamı...

İç Sesi Annenin Rehberidir

29 Ocak 2012

Geçen gün gazetelerde eski insanlarin ebeveynlikleriyle ilgili bir haber vardı. Modern anne-babalara göre daha iyi ebeveynler olduklarını gösteren bir takım araştırmalardan bahsediliyordu. Zaten zaman zaman bu tip haberleri okuyoruz. Bu sefer bu kadar ilgimi çekmesindeki sebep çevremde gözlemlediğim aşırı kontrolcü ve didaktik ebeveynlik. Gün geçtikçe daha fazla uzaklaştırılıyoruz sanki çocuklarımızdan. Eski insanların daha iyi ebeveynlik yaptıklarının söylenmesindeki sebep de bu sanırım: ilgi, sevgi, annelik güdüsü

Taş devrinde kalabalık gruplar halinde yaşandığı için çocukların ihtiyacları daha kısa sürede karşılanıyor, çocuklar çok daha yoğun sevgi ve ilgi ile büyüyorlar, anne kucağında daha fazla vakit geçiriyorlar. Bununla da kalmayıp çevrelerini keşfedebilmeleri için fırsat tanındığı için daha özgür ve yaratıcı bireyler haline gelebiliyorlar. Anneler çocuklarını herhangi bir tıbbi veya pedagoji bilgi olmadan annelik güdülerine göre büyütüyorlar.

Günümüzde içinden geldiği gibi ebeveynlik bazı çevreler tarafından kabul görmüyor. Kimi pedagoglar modern çağın yaşamında eski tip alışkanlıkların uygun olmadığını dile getiriyorlar. Kitaplara, araştırmalara boğulmuş durumdayız. Ağlatarak uyutmak, çocuğun her ağlamasına cevap vermemek, kucak yerine beşikte veya pusetinde gezdirmek modern çağın ebeveynlerine önerilenlerden bazıları. Elbette her birinin arkasında araştırmalar da var ama tam tersi sonuçları gösteren bilimsel çalısmalar da yok değil. Yani annenin içindeki sese güvenerek çocuk yetiştirmesinin çok daha olumlu olduğunu gösteren bilimsel araştırmalardan bahsediyorum.

En ufak sorunun bile bir kitap veya pedagog yardımıyla çözülmesi gerektiğini söyleyenleri anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü ben her ne kadar her önüme geleni okuyan ve bilimsel çalısmaları ilgiyle takip eden bir anne olsam da çocuğum ve ailem için en doğru kararı içimdeki sese güvenerek veriyorum. İçime sinmeyen, doğru gelmeyen bir uygulamayı asla hayata geçirmiyorum. Her ne kadar o kitaplar bizlere bazı gerçekleri gösteriyor olsa da her çocuk, her aile farklıdır. Alışkanlıklar, yaşam standartları, beklentiler ve ihtiyaçların farklı olması ebeveynlerin de farklı yaklaşımlarda bulunması anlamına geliyor. Peki bu kadar karmaşık bir yapının içinde doğruyu nasıl bulacağız?

İçimizdeki sesi dinleyerek.
Ve belki biraz da deneme yanılma yoluyla.

Modern çağın getirdiklerini, kendi doğrularımızla birleştirip içgüdülerimizin bize rehber olmasını sağlayacağız. Yanılıyor muyum?

Yazının devamı...

Annelik zor iş

17 Ocak 2012

Geçen hafta İstanbul önemli bir yazarı misafir etti. Her yeni annenin baş ucu kitabı olan ¨Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler¨ - WhatToExpect kitabının yazarlarından Heidi Murkoff Prima Premium Care bezlerinin tanıtımı için geldi.

Heidi’nin hikayesi çoğumuzunki gibi. Evlendikten kısa bir süre sonra hamile kalmış. Konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bu acemi anne aklına takılan sorulara cevap verebilecek iyi bir kaynak bulamayınca bu kitabı yazmaya karar vermiş. Bir yandan emzirirken, diğer yandan kitabını bitirmeye çalışmış. Sonuç olarak annelik ve hamilelik genellikle aynı yaşanıyor. Anne olmak aynı çünkü. Hamilelikle başlayan bu çılgın süreç üç aşağı beş yukarı herkeste aynı ardından aynı annelik endişeleri. Böylece herkesin kendini bulabileceği, bu süreçle ilgili sorularına cevap bulabileceği bir kitap ortaya çıkmış.

Heidi ile anne blogger'lar olarak biraraya geldik ve çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Aldığım notlarımı paylaşmak istiyorum:

•Babalar gibi aslında anneler de ebeveyn olmayı öğreniyorlar. Evet hormonlarımız bizi yönlendiriyor ama ilk başta biz kadınlar da hiçbir şey bilmiyoruz.
•Ne mükemmel anne, ne mükemmel baba ne de mükemmel bebek vardır. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, her zaman hata yapabilirsiniz ve çok normaldir.
•Başka annelerin tecrübelerini dinlemek son derece faydalıdır. Çünkü birbirimizden birçok şey öğrenme fırsatı bulabiliriz.
•Bir anne, normal olduğunu, yaşadıklarının herkesin başından geçtiğini bilmelidir.

Yazının devamı...

Çocuk konuşmaya başladığında...

9 Ocak 2012

Biliyor musunuz, çocuğunuzun büyüdüğünü kilosundan boyundan önce dil gelişiminden anlıyorsunuz. Eğlenceli günler de başlıyor böylece.

Koray 1 yaşındayken bizden birkaç yıl tecrübeli arkadaşlarımız ¨hele bir konuşmaya başlasın, asıl eğlence o zaman başlayacak.¨ demişlerdi. Ben bunu duyduğumdan beri de dilinin çözülmesini iple çekiyordum Koray’ın. Zaman geçiyor, hızla hem de. Gün geldi ve küçük küçük konuşmaya başladı. İlk önce sadece ben anlıyordum ama olsun. Hem bu insana öyle büyük bir haz veriyor ki. ¨Onun dilinden annesi anlar¨ diyorlardı, ben de bir seviniyordum bir gurur duyuyordum sormayın. Sanki dünyadaki en önemli şeyi yapıyordum: bir çocuğun daha doğrusu kendi çocuğumun ne dediğini anlayabiliyordum.
Daha sonra bir bakmışsınız çorap söküğü gibi geliyor kelimeler. Siz onunla ne kadar çok konuşur ve onu konuşturursanız o kadar hızlı gelişiyor dili. Genetik etkenler vardır elbette. Ben 1.5 yaşında bayağı güzel konuşuyormuşum. Kardeşim 3.5 yaşında ancak çözülmüş mesela. Koray’ın da benim gibi geveze bir annenin yanında erkenden konuşacağını varsaymıştık ki öyle de oldu. 1.5 yaşında konuşmaya başladı ancak ne zaman ki 2 yaşından bir iki ay sonra emziği attık, esas o zaman başladı her şey. Emzik engelliyor muymuş bilmiyorum ama farkı görebiliyordum. Bu arada biz konuşmalarımıza dikkat etmeye başladık. Çünkü fark ettik ki ağzımızdan çıkan her yeni kelime bize geri dönebiliyordu. Koray anladığı ve dilini döndüğü kadarıyla her yeni duyduğunu söylemeye çalışıyordu. Ayaklı ses kayıt cihazı, papağan gibi sıfatların çocuklu aileler için ne anlam ifade ettiğini öğrenmeye başladık böylece.
Çocuğun dil gelişiminde en büyük rol ailenin. Ben çok konuşan bir kadınım. Tonlamalarla, mimiklerle ve zaman zaman da el hareketleriyle konuşurum. Koray da aynen bu şekilde konuşuyor. Benim tonlamalarım, surat ifadem ve kelimelerimle derdini anlatmaya çalışıyor. Bu hem harika bir şey hem de annenin-babanın kendine çeki düzen vermesini gerektiren bir durum. Biz küfürlü konuşan bir aile değiliz. Kocam futbol hastası olmadığı için ev içinde ters kelimeler pek duyulmaz. Ancak tek istisna otomobil. Sarp hem iyi ve hızlı bir şöför olduğu için hem de iş dolayısıyla arabanın tepesinden inmediği için yollarda ciddi sinir krizleri geçirip ağzından son derece yaratıcı küfürler çıkabiliyor. Arabada Koray varken çok dikkat ediyor veya ben ağzından çıkabilecekleri önceden anlayabildiğim için uyarılarda bulunuyorum ama bazen çok zararsız da olsa kaçabiliyor. Biz de bu gibi durumlar için konuyu nasıl kıvırabiliriz diye bir plan yaptık. Koray’ı yanlış duyduğuna ikna etmek için bazı kelimelere karşılık bulduk. Umarım işe yarar, en azından bir süre.
Bu arada çocuğu konuşmaya başlayanlara bir iki önerim olacak:
    Mümkün olduğunca çok konuşun ve onu konuşturun.Ne demek istediğini anlasanız da hemen yerine getirmeyin ve anlatabilmesi için fırsat verin.Doğru kelimeyi bulamadığını hissettiğinizde siz söyleyin ve arkasından tekrar etmesini isteyin.Çok konuşun.Çok konuşun.Uzun uzun hikayeler anlatın. Çok anlamlı veya gerçek olmasına gerek yok. Ne kadar çok kelime duyarsa o kadar iyi.Çocuğunuzun ilk birkaç kelimesini asla unutmazsınız ama zaman geçtikçe her şey düzeldikçe unutuyorsunuz. Lütfen ilk günden itibaren bir defter tutun ve her söylediği kelimeyi not edin. Daha da güzeli sesini kaydedin, kameraya alın. Öyle güzel anılar oluyor ki bunlar göz yaşları içinde gülerek ve özlemle anarak seyrediyorsunuz.Ağzınızdan çıkanlara dikkat edin.Sizden duyduğu her kelimeyi, sözü kayda aldığını ve gün gelip size karşı kullanacağını unutmayın.
Geçenlerde bir türlü tuvaletten çıkmayan ve ortalığı birbirine soktuğundan şüphelendiğim oğluma ¨Koray gelir misin buraya artık?¨ dedim. Cevap ne oldu dersiniz: ¨Anne karışma, kes sesini!¨ Benim halimi bir düşünün. Kızamadım elbette ona. Tamamen benim hatam. Yakışıksız bir cümle kurmuşum zamanında ve o da tam yerinde bana söyledi bunu. Koray’a ¨bu aslında hiç güzel bir söz değil. Lütfen bir daha kullanmayalım¨ dedim. Gerçekten de bir daha duymadım ama sözcük dağarcığına yenilerini eklediğine eminim ben fark etmeden.
Son olarak geçenlerde yaşadığımızı anlatayım da anlayın:
Ana-oğul uçak yolculuğundayız. Yan koltukta oturan genç bir adam uyumaya başladı. Koray da haklı(!) olarak sinir oldu.
- Anne uyansın mı çocuk?
- Yok uyanmasın, bırak uyusun.
- Uyansın uyansın.
- Karışma Koray’cığım. Hem istersen sen de uyuyabilirsin. Dinlen istersen biraz daha. Kapa gözlerini.
- Sen benle dalga mı geçiyorsun anneee?
- ???????
Bizim oralarda bu modellere ‘pabuç kadar dili var!’ derler.
Irem Erdilek

Biliyor musunuz, çocuğunuzun büyüdüğünü kilosundan boyundan önce dil gelişiminden anlıyorsunuz. Eğlenceli günler de başlıyor böylece.

Yazının devamı...

Zaman geçiyor, çocuk büyüyor

3 Ocak 2012

Zaman akıp gidiyor demişlerdi inanmamıştım.

Daha dün kucağıma aldığımda minicik bir şeydi, şimdi 3 yaşını geçti. İki saatlik uykuyla geçirdiğim geceler, kopmaya yakın hale gelen meme uçları çok uzak değil oysa. Gazıydı, kakasıydı, uykusuydu derken bir bakmışım emekliyor, yürüyor. Koltukların tepesinde geziniyor. Öyle hızlı geçiyormuş ki meğer insan unutuyor neler yaşadığını. Şimdi benimkimden küçük çocuğu olan arkadaşlarımı dinlerken eskiyi düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum.

Bir arkadaşım bebeği biberon almıyor diye sızlanıyor, bir diğer arkadaşım emzik almıyor diye, bir diğeri gaz yüzünden uykudan uyanıyor diye mutsuz. Biraz daha büyüdüğünde ise ‘bütün gün üstümde’ diye söyleniyor. Zannediyor ki sadece kendi çocuğu ona yapışık geziyor. Yok öyle değil, yaşadağımız her şey doğal süreç. Sağlıklı bir çocuğumuz varsa önce ona şükretmeli sonra da olayları çok büyütmemeli ve durumu kabullenmeliyiz.

Hep yazıyorum, kabullenmeye başladığınızda sorunlar, süreçler o kadar da mutsuz etmiyor artık sizi. Tüm bunlar normal olan zaten. İlk üç ay bebeğin gazlı olması beklenir genelde, kendi kendine dönmeye başladığında azalacak ve eninde sonunda ortadan kalkacak mesela. Emzik veya biberon almıyor mu? Tamam almasın düşün kü emzik/biberon bıraktırma sürecini yaşamayacaksın. Sadece memeden keseceksin uygun gördüğün vakitte. 18 aylık yaramaz velet hep tepende mi? Beklenen bu zaten. Annesinin bacaklarına yapışık yaşarlar bu dönemler. Ben ‘offf yeteeer, yarım saat bana bulaşmadan duramayacak mı bu?’ diye isyan ettiğimi biliyorum. Evde o ayaktayken tuvalete bile tek başıma gidemiyordum. Çok bunlatıcı, can sıkıcı ama bu iş böyle. Biz anneyiz, çocuk da bizden başka kimsenin yanında rahat ve güvende hissetmiyor kendini. Biliyor ki annesi onu anlar, korur, kollar, besler. Bu şekilde düşününce inanın o boğulma hissi geçiyor.

Yazının devamı...