‘Mavi Marmara’ nereye gider?

Eklenme Tarihi26.01.2011 - 20:28-Güncellenme Tarihi27.01.2011 - 1:07

İsrail’in geçen pazar, “Mavi Marmara olayı”nın soruşturulması amacıyla BM Genel Sekreteri’nin himayesinde oluşturulan “uluslararası panel”e sunduğu rapor Türkiye tarafından ciddi bulunmadı.
Bunda da şaşılacak bir durum yok...
Akdeniz’in uluslararası sularında dokuz silahsız Türk vatandaşı ordunuz tarafından öldürülmüş... Akabinde, ülkenizin en saygın ve tecrübeli hukukçuları arasından bir komisyon oluşturmuşsunuz ve ordunuzun bu eylemine dair tek eleştiri, bu komisyonun nihayet tamamladığı raporun sonlarına doğru bir yerde, o da son derece ılımlı bir üslupla yer almış... Adını emekli Yüksek Mahkeme Üyesi Jacob Turkel’den alan “Turkel Komisyonu”nun İsrail makamlarına yönelik tek eleştirisi, Mavi Marmara’dakilerin şiddetli bir direniş sergilemeye hazırlandıklarının İsrail istihbaratı tarafından haber alınmadığı hususu... Dolayısıyla operasyon planlamasının da bu eksik istihbarata dayanılarak yapılması...
Hal böyle olunca, önceki gün İstanbul’da bir grup gazeteciyi bilgi veren üst düzeyde bir Türk Dışişleri mensubunun şu sözlerindeki infiali anlamak kolaylaşıyor:
“Sanki 9 kişi öldürülmemiş gibi, İsrail güvenlik kuvvetlerini aklamak için ne lazımsa (rapora) konmuş. Turkel Komisyonu’nun raporundan hayal kırıklığına uğradık. Biraz daha namuslu bir rapor bekliyorduk. ‘Evet öldürdük, yanlışlıklar yaptık; üzgünüz’ denmesi lazımdı. Oysa İsrail ‘Öldürdüm ama haklıydım’ diyor.”
Hakkaniyetli olma kaygısı Turkel Komisyonu’nun raporuna bir nebze yansısaydı, bu belge ikili ilişkilerin normalleşmesine belki hizmet edebilirdi.
Şimdi ise bu rapor tam tersine, ilişkilerin mevcut anormal seyrinde devamı için zemin oluşturmuş ve diplomasiden beklenen tamiratı yapmasını zorlaştırmıştır.
Türk tarafına gelince... “Türk Ulusal Soruşturma Komisyonu”, Mavi Marmara olayıyla ilgili olarak hazırladığı geçici raporu eylül başında “Uluslararası Soruşturma Paneli”ne sunmuştu.
Bilindiği gibi, eski Yeni Zelanda Başbakanı Geoffrey Palmer başkanlığındaki dört kişilik panelde Türkiye’yi Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk, İsrail’i de eski Dışişleri Müsteşarı Joseph Ciechanover temsil ediyor. Panelin dördüncü üyesi de eski Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe.
Panel, şubat, mart ve nisan aylarında toplanarak İsrail ve Türkiye’nin raporlarını değerlendirecek, bu sürecin sonunda da BM Genel Sekreteri Ban ki-Moon’a sorun hakkındaki çözüm önerilerini içeren tavsiyelerde bulunacak.
Mevcut şartlarda bu panelin Genel Sekreter’e “İsrail’in yaptıklarından ötürü özür dilemesi gerektiği” şeklinde bir görüş bildirmesi beklenmemeli...
Ne de bu panelden “İsrail’in Mavi Marmara’ya müdahalesinin yasal ve meşru olduğu” yolunda bir görüş çıkabilir.
Çünkü panel, görüşünü oy çokluğuyla değil, uzlaşmayla oluşturuyor. Türkiye ve İsrail ise Mavi Marmara olayı hakkında, akla kara gibi birbirinden ayrılan, uzlaşması imkânsız temel görüşler savunuyorlar. İki örnek vermekle yetinelim...
İsrail, Mavi Marmara’ya müdahalesinin gerekçesini, savaştaki ülkelere ilan ettikleri deniz ablukasını delme niyetini deklare etmiş sivil gemileri önleme hakkını veren, 1994 tarihli “San Remo El Kitabı”na dayandırıyor. Denizdeki çatışmaların uluslararası hukukunu belirleyen bir belge bu...
Abluka uygulamasının, çatışma halinden kaynaklanan bir hak olduğunu ileri sürüyor İsrail.
Türkiye ise İsrail’in Gazze’ye yasadışı bir abluka uyguladığını, bu nedenle Mavi Marmara’ya İsrail karasularının dışındayken müdahale edilmesinin de yasadışı olduğunu söylüyor.
Türkiye’nin bu tezinin iki dayanağı var.
Birincisi, Türkiye, Gazze’ye uygulanan kara, deniz ve hava ablukaları aslında işgal niteliğindedir diyor ve bir ülkenin işgal altında tuttuğu bölgeye karşı abluka ilan edemeyeceği hususunun altını çiziyor.
İkinci olarak da, Gazze’deki uygulamanın halka karşı kolektif cezalandırma, orantısız zarar verme ve keyfi yaptırımlara başvurma raddesine ulaşmasının, o ablukayı yasadışı hale getireceğini vurguluyor.
Mavi Marmara’ya müdahalenin kendisi ayrı bir konu...
Türkiye, “Gemi dümeni etkisiz hale getirilerek durdurulabilir, ya da uyarı ateşi açılabilirdi” diyerek İsrail’in orantısız şiddetine dikkat çekiyor.
İsrail ise “Komandolarımız kendilerini savundu” diyor.
Türkiye “İsrail hem saldırıyor, hem de kendini savunduğunu söylüyor” diyerek mantık zaafına işaret ediyor.
Netice: Görüşlerdeki bu temel zıtlıklar ışığında “Uluslararası Soruşturma Paneli”nin dişe dokunur bir ortak görüş üretememesi, yani girişimin başarısızlığı en büyük ihtimal olarak beliriyor.

Etiketler