Önceki cumartesi Erivan’daki “Soykırım Anıtı”na bir demet karanfil bıraktık ve anıtın ortasındaki ateşin etrafında sükûnet içinde bir-iki dakika geçirdik.
“Biz”, Türkiye’den gelen 10 gazeteci ve 3 akademisyen-araştırmacı idik.
İstanbul Kültür Üniversitesi-Küresel Siyasi Eğilimler Merkezi (GPoT) ile Erivan merkezli Avrasya Ortaklık Vakfı’nın birlikte düzenlediği bir “gazeteci buluşması” için Ermenistan’daydık...
Gezinin sade ve esaslı bir amacı vardı: Tanımak ve tanınmak, anlamak ve anlaşılmak... Kısacası, karşılıklı “empati”... Diyalogun ön şartı...
Anıta karanfil bırakıp saygı duruşunda bulunduğumuza göre... Şimdi çoğunuzun aklına şu soru gelebilir: “Ermeni soykırımını kabul mu ediyorsunuz?”
Kendi adıma bu sorulara “Evet” ya da “Hayır” gibi net ve kısa cevaplar vermeyi reddediyorum...
Olayın üzerinden 100 yıla yakın bir süre geçmiş olsa da, bizler için böyle kesin cevaplar vermenin zamanı henüz gelmedi.
Benim “oy”um ne “kabul”, ne de “ret”...
“Gri bölge”de durmanın normalleşme sürecinde iki ülke halklarının menfaatine olduğunu düşünüyorum.
Felsefi bakımdan da, “kabul-ret” ikilemi içine sıkışarak gerçeğe ulaşılamayacağı kanaatindeyim.
“Ne sor, ne söyle”... Tercihimiz bu olmalı...
Bu yüzden, Erivan’da bir basın toplantısı için CNN Türk Yayın Danışmanı Ferhat Boratav ile 30 kadar gazetecinin karşısına çıktığımızda, içlerinden birinin “Kişisel olarak özür diliyor musunuz?” şeklindeki yersiz sorusuna verdiğim karşılık, “Ne oluyor? Mahkemede miyiz?” oldu.
Anıt ziyareti Azerbaycan’da duyulmuş... Bir Azeri TV kanalından arayıp, “Çiçek bıraktığınız doğru mu? Soykırımı kabul mu ediyorsunuz?” diye sordular.
“Neden mi çiçek bıraktık? Onların acılarını anladığımızı ve kurbanlarının hatırasına saygı duyduğumuzu göstermek için...” diye cevap verdim. En azından ben böyle düşünüyorum...
Ve orada saygı duruşunda bulunmanın, oraya bir demet karanfil bırakmanın insani yönden çok doğru bir hareket olduğu fikrindeyim.
Bu benim için, “Seni, sen olarak kabul ediyorum. Zihin bariyerlerimi indirdim; ipoteklerimi kaldırdım; sana kayıtsız değilim” demektir...
Bu mesajı vermez isek, Ermeni muhataplarımızın da savunma kalkanlarını indirerek bizi anlamaya çalışmalarını beklemeye hakkımız olabilir mi?
Ermenistan’la ilişkilerimizin normalleşmesini neden istiyoruz? Sınırın açılmasından bir jeo-ekonomik fayda sağlamak için mi?
Bu, ancak sonuncu neden olabilir.
Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirmesi, kendisinin artık normal bir ülke olmasının yolunu açacaktır. Burada esas mesele, Türkiye’nin Ermenistan’la olan meselesi değil, kendisiyle olan meselesidir.
Ve birinci meselemiz de “bilmemek”tir. Gerçekten, 1915-1922 aralığında Anadolu’da nelerin yaşandığını biliyor muyduk? Bugün biliyor muyuz? Kim gönül rahatlığıyla “evet” diyebilir?
Bilmiyorduk da, Asala terörizmi ve soykırım suçlamaları ile öğrendik mi nelerin olduğunu? Hayır! Daha beter içimize kapandık; daha beter düşman olduk.
Çünkü bu kanlı bir dayatmaydı.
Meraklısı için söyleyeyim; Ermeni sorununu çözerken yöntem “tümdengelimci” değil, “tümevarımcı” olmalıdır. Yani, “kabul-ret” ikilemindeki bir peşin hükümden değil, olgulardan hareket etmeli,  bunları bir araya getirerek gerçeğimizin ne olduğuna ulaşmalıyız.
Normalleşme süreci, Kürt açılımı gibi çökmez ve karşılıklı iyi niyet içinde sürdürülürse, bu sayede bilgiye ve oradan hakikate ulaşmanın mekanizmaları kurulabilir.
Zihinlerdeki sınırları açmak, Alican Sınır Kapısı’nı açmak kadar önemlidir.

Etiketler