Önce güvenlik

Hatay’ın Reyhanlı ilçesi önceki gün bombalandı. İki bombalı araçla gerçekleştirilen saldırıda 46 kişi öldü. Dün hastanelerde 51 yaralı vardı. 100’ün üzerinde yaralının tedavisi ayakta yapıldı. Patlamaların etkisiyle 735 işyeri, 121 konut ve 62 araçta hasar meydana geldi.
Bu bir savaş tablosudur. Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye anlık biçimde sıçratılmasıdır. Türkiye’den ilk kez, Suriye’de olduğu gibi bombalarla harabeye çevrilmiş sokak ve yanmış binaların görüntüleri dünyaya yansıdı.
20 Ağustos 2012’de Gaziantep’te 9 ölü 69 yaralıya, 17 Şubat’ta Cilvegözü’nde ise 17 ölü 26 yaralıya mal olan bombalı araç saldırılarının üçüncü ve en vahim halkası Reyhanlı saldırısıdır. Umarız devamı gelmez. Sivillere, masum insanlara yönelik bu alçak saldırının faillerini nefretle kınıyoruz, kınayacağız. Hükümeti de bu tür saldırıların önlenmesi için gerekli siyasi ve idari tedbirleri almaya çağırıyoruz.
O halde gelin bu tedbirlerin neler olabileceğini tartışalım. Bunun için önce hadiseye doğru teşhisi koymalıyız. Bu saldırı, Suriye kaynaklıdır. AKP hükümetinin Suriye politikasından yaşamsal tehdit algılayan güçler, Türkiye’ye mukabele etmekte, terör yoluyla, “Bu politikadan vazgeç” mesajını vermektedirler.
Ve saldırının olağan şüphelisi elbette ki Baas rejimidir. Ancak, Baas rejimini, El Muhaberat’ı, onun yerli işbirlikçilerini işaret ederek “Men dakka dukka” misali sözler sarf etmenin bu saatten sonra pek bir ehemmiyeti kalmamıştır. “Dak edeni duk ederler” demenin sonu yok; bu bir kısır döngüdür. Çünkü görülüyor ki Türkiye mevcut haliyle bu tür mukabelelerin vuku bulmasını önleyemiyor ve azmettirenleri etkisiz kılacak güçten de yoksun.
Bu noktaya şöyle geldik:
AKP hükümeti, 2011’in ağustos-eylül zamanlarında Suriye’deki Baas rejimini devirmeye ve Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir İslamcı iktidarı Suriye’de egemen kılmaya, kısacası bu ülkeye kendi meşrebince bir nizam getirmeye karar verdi. Ankara bu maksatla Suriye’ye resmen savaş ilan etmek ve TSK’yı Suriye topraklarına sokmak dışında kalan her şeyi, ama her şeyi yaptı. Sınır güvenliğinin, Türkiye’yi geri üs olarak kullanan Suriyeli isyancılar ve uluslararası cihadistlerle bunlara verilen savaş malzemesinin geçişini kolaylaştırmak için kasten ihmal edilmesi söz konusudur. Sınır, Uluslararası Kriz Grubu’nun ifadesiyle “bulanıklaştırılmıştır”.
Saldırganlar Reyhanlı’da kullanılan ve 300 kilo olduğu yazılan patlayıcıyı Türkiye’den temin etmedilerse bu büyük malzeme muhtemelen o bulanık sınırdan içeri sokuldu. Şimdi Türkiye’nin, mevcut Suriye politikası sürdükçe büyüme istidadı gösterecek olan bir güvenlik sorunu ve mezhepsel açıdan hassas sınır bölgelerinde toplumsal gerginlikle karşı karşıya olduğu muhakkak.
Şu soruyu sormak gereklidir:
İslamcı-Osmanlıcı ve dolayısıyla Sünnici ideolojik dürtülerle, bu agresif dış politikayı kuranlar, beraberinde bir de ulusal güvenlik politikasına sahip olsalardı ne olurdu?
Ülkenin ve vatandaşlarının güvenliğini gözeten, bu bölgede barış ve istikrarın ancak gerçekçi bir ulusal güvenlik politikasıyla korunabileceğini hep göz önünde tutan bir yaklaşım...
Sorunun cevabı çok basit aslında...
Bu hükümetin geçerli bir güvenlik politikası olsaydı bütün bu ideolojik güdülerine rağmen bu Suriye politikası olamazdı. İstihbaratta, askeri ve kurumsal alanlarda, entelektüel sermayede, insan kaynaklarında ve ekonomide gözle görülen mevcut kapasite açıklarına rağmen bu hayalci ve aşırıcı Suriye politikası sahneye konulabilir miydi?
Ayağını yorganına göre uzat demişler ya; yorgan kısa. O zaman yorganı uzat. Makas fazlasıyla açık. AKP hükümeti, ülke sınırlarının ve halkının güvenliğine gereken önceliği veren bir Suriye politikası geliştirseydi, ya “düşmanının” terörüne davetiye çıkaran işler yapmayacaktı ya da o terörü önlemenin imkanlarına sahip olacaktı.