12 Eylül'ü önce çoğumuz alkışladık, sonra pişman olduk...

12 Eylül 1980 gününü çok iyi hatırlıyorum.
“ Nihayet kardeşim, nihayet akan kanı durdurdular…” hissi hakimdi.
1977-80 dönemini hatırlayanlarımız hala ayakta.
Müthiş bir ekonomik kriz, hiçbir şeyin bulunmadığı kapkaranlık bir dönem.
Gündüz işe gidenlerin ne zaman döneceklerinin, hatta dönüp dönmeyeceklerinin bilinemediği bir korku ülkesinde yaşıyorduk. Hergün müthiş cinayetler işleniyordu. Biri sağdan, diğeri soldan…Yetmiyor, grup halinde baskınlar ve toplu katliamlar…. Kurtarılmış bölgeler.
1 Mayıs 1977 olayları.
1978 Sivas olayları.
1978 Kahramanmaraş olayları…
1979’ da Abdi İpekçi’ nin öldürülmesi.
Türkiye’nin en karışık, en tehlikeli yıllarıydı.
Bütün bunlardan sonra, derin bir “Ohhh” çekenlerin sayısı da giderek arttı ve 12 Eylül günü darbe alkışlarla karşılandı. Darbeye karşı çıkanlar dinlenmedi, itiraz edenler gözardı edildiler.
O günlerde kimseler, “Asker neden daha önce müdahale etmedi, neden bekledi?” diye sorgulamadı. Sonradan, 12 Eylül 04.00 kitabını yazarken Bedrettin paşadan öğrenmiştim, kamuoyunun daha da iyi hazırlanması için darbe Mayıs ayından Eylül ayına ertelenmişti.
Hele darbenin kısa süren balayı döneminden hemen sonra başlayan işkenceler, idamlar ve ülkeye giydirilen çelikten yelek, o ilk havayı dağıtıverdi. Baskın Oran’ ın verdiği şu örnek 12 Eylül kafasını anlatmaya yeter. Askeri Yargıtay’ın işkenceye nasıl hak verdiğinin kararı:
“…Bir an için işkence yapıldığı kabul edilse bile, işkence sanıktan doğru cevap almak için yapılmaktadır. Eğer doğru olmayan uydurma cevaplar verilirse, işkencenin gayesi doğru cevap almak olduğuna göre, işkence daha da artacaktır. O halde bu durumun sanıklarca da bilinmesi tabii olduğuna göre, bu önermenin mantıklı sonucu, işkenceye maruz kalanın doğru cevap vermesidir…”
Böyle bir mantığı düşünebiliyor musunuz ?

Tek sorumlu asker değil...
12 Eylül darbesinde bu ülkenin çoğunluğunun da sorumluluğu vardır.
- Dönemin iki lideri Demirel ve Ecevit, gereken sağduyuyu ve politik öngörüyü gösteremediler. Askerin gelişini engelleyecek adımları atmadılar veya atamadılar.
- İşadamları darbe için ellerinden geleni yaptılar. Önemli bölümü hala yaşıyor, sorulabilir.
- Sandıkta kazanamayan politikacılar bütün güçleriyle askere destek vermişlerdir.
- Medya deseniz aynı. “Hadi ne bekliyorsunuz?” başlıklı yazıları ve haberleri unutmak imkansızdır.
- Emekli asker-polis-yargı lobisi elinden geleni ardına koymamıştır.
- Başta ABD ve Avrupa olmak üzere, batı dünyası adeta darbeyi körüklemiştir.
Şimdi bütün bunlara bakıp “ Canım, aradan o kadar zaman geçti. Zaten böyle bir darbe gerekiyordu ” denemez. Eğer Türkiye geçmişe bir sünger çekecekse, 12 Eylül ve 28 Şubat müdahaleleriyle hesaplaşmalıdır. Bunlar sembol davalardır.
Herkes şunu bilmelidir ki, darbe yapan eninde sonunda hesabını verecektir.
12 Eylül davası, bu ülkede yepyeni beyaz bir sayfa açmalıdır.


Kılıç'ı dinleyin...
Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç, şimdiye kadar hiçbir başkanın göstermediği veya gösterme cesaretinde bulunamadığı bir noktaya dikkat çekti. Hepimizin konuştuğu, hepimizin tartıştığı ve kamuoyu vicdanını rahatsız eden gelişmeye değindi.
Bugün kamuoyundaki genel izlenim -doğrudur veya yanlıştır- siyasi iktidarın yargıyı yönlendirdiği ve hukuk uygulamalarını kendi politikaları için kullandığı şeklindedir.
Dün, yargı siyaseti kuşatmıştı.
Hukuk değil, asker gibi, laik sistemi koruma ve kollama görevini üstlenmişti.
Şimdi ise tam tersi yaşanıyor. Yargımız son derece hoyratça davranıyor; uygulamalarıyla vicdanları zedeliyor.
Kılıç’ı herhalde, Ak Parti düşmanı olarak niteleyemeyiz. Tam aksine, kapatma davasındaki son derece kritik oyuyla, bu partinin ayakta kalmasını sağlamış ve ülkeyi de büyük bir kaostan korumuş bir insandır.
Bu çıkışına burun kıvırmak ve art niyet aramak yerine, siyasi iktidarın bir an için durup
“Acaba Kılıç’ın dediklerindeki sakıncaları nasıl gideririz” demesi gerekir.
Kılıç, tarihi bir görev yapmıştır.


Şahane bir insanı kaybettik...
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, geçmişini böylesine hoyratça harcayan, yerden yere vuran başka bir toplum var mıdır, diye düşünüyorum.
Neslişah Sultan ile ilk defa Kuşadası Kısmet Otel’de karşılaşmıştım. Yaz aylarında Hümeyra Özbaş’ı ziyarete gelirlerdi.
Bazı insanlar vardır; duruşlarıyla, bakışlarıyla, konuşmalarıyla, bilgileriyle sizde derin bir saygı uyandırır. Neslişah Sultan işte o insanlardan biriydi. Son derece ölçülü, son derece kibar ve ince bir güzelliğe sahipti. Masasına davet edilip sohbetine dahil olmak, adeta bir tarih dersi almakla eşitti.
Neslişah Sultan benim için Osmanlıların sembolüydü. Son Osmanlı olarak da aramızdan ayrılıp gitti.
Gençlik dönemimizde Osmanlı’ yı sevmek çok kötü birşeydi.
Cumhuriyet yeni kurulmuş, eski imparatorluk inkar ediliyordu. Keşke bu süreç daha kısa sürseydi de, bizler de bu insanlarımızın keyfine varabilseydik.
Gurur duyacağımız, şahane bir insanı kaybettik.