2011'in tek adamı: Recep Tayyip Erdoğan

Sizce 2011'de yılın adamı kimdir?
Bu soruya daima Başbakanlar aday gösterilir. Ancak bu defa durum farklı. Geriye dönüp baktığınızda, 2011'e sadece yıla damgasını vuran insan değil, aynı zamanda "Yılın tek adamı" olarak Recep Tayyip Erdoğan rakipsiz öne çıktığını görüyorsunuz. Bakın, hangi etkenler Başbakan’ı tek adamlığa taşıdı.
- Erdoğan üçüncü defa, hem de oyunu yüzde 50'lere çıkartarak, seçim kazandı. Kendileri dahil, kimseler böylesine bir sonuç beklemiyordu. 2023'e kadar ülkeyi yöneteceklerini söyleyerek, istikrar mesajı verdi.
- Asker-sivil iktidar arasındaki dengeleri temelinden değiştirdi ve Yüksek Askeri Şura'ya tek başına başkanlık ederek, TSK'nın kontrolünün de kendine geçtiğini gösterdi.
- Uluslararası mali krize rağmen, Türk ekonomisine büyüme rekoru kırdırdı, işssizliği azalttı ve ekonomik istikrarı sürdürdü.
- PKK, açılım sürecini reddedip terörü başlatınca, sert şekilde karşılık verdi. Örgüte önemli darbeler vurdurttu. İmralı ile Kandil arasındaki iletişini kestirdi.
- Ameliyatı, Erdoğan'ın en muhalifleri arasında dahi reytingini yükseltti. Başbakan’ın siyasetten çekilmesi durumunda iç istikrarın da kaybolacağı izlenimi yaygınlaştı.
Başbakan yıl boyunca, hemen her konuda karar veren kişi olarak ön plandaydı. Gündemi elinde tutuş şekli ve Ak Parti 'yi disiplinli yönetişiyle tek adamlığını gösterdi.


Depremler yılı oldu...
2011 kolay geçmedi.
Zaten hangi yılımız kolay geçti ki...
Bu defaki önemli fark, şimdiye kadar beklenmeyen birçok olayın ardı ardına patlaması ve "Olamaz " denilenlerin olmasıydı...

Genelkurmay depremi...
Eskiden ülke siyaseti konuşulurken, en olamayacak, en büyük sarsıntı yaratacak gelişmelerden biri olarak Genelkurmay Başkanı'nın istifası örnek gösterilirdi. Hele Genelkurmay Başkanı'na bir de üç kuvvet komutanının istifası eklenirse, ülkede büyük bir siyasi bunalım veya deprem yaşanacağı söylenirdi. Böyle bir olasılık düşünülemez, adeta askeri darbe ile eşit anlamda görülürdü.
Bu yıl bu depremi yaşadık, ancak hiç sarsıntı olmadı.
Sivil-asker dengesi birden bire değişiverdi. Tepedeki komutanlar gitti, yerine yenileri geldi ve Başbakan YAŞ masasının başına tek başına oturdu. Tarihi bir adım atılmış oldu.

Van depremi...
Van depremi, Türk toplumunun Güneydoğu gerçekleriyle tanışmasına neden oldu. Ülkenin batısı, inanılmayacak bir dayanışma gösterdi. İlk başlarda, BDP belediyesi ile valilik arasındaki sürtüşmelere rağmen, Türkiye Van’a sahip çıktı.
Burada Van Valisi Münir Karaloğlu’nu da tebrik etmemiz gerekiyor. Zira, canla başla çalıştı ve depremzedelerin adına bayrağı açtı. Yardımların artmasında çok önemli bir rol oynadı.
Devlet de elinden gelen yardımı esirgemedi. Ancak ne olursa olsun, yine koordinasyon kepazeliğinden kurtulunamadı. Çeşitli bakanlıkların gereksiz müdahaleleri ve bürokrasinin beceriksizliği açıkça görüldü.

PKK depremi...
Bu defa depreme yakalanan PKK oldu.
Temmuz ayında, Kürt açılımını reddetti ve silahlı saldırılarını yeniden başlattı. Oysa, Ak Parti iktidarı, hem İmralı hem de Kandil ile temas kurmuş, çözüm için resmi görüşmeleri başlatmıştı. Ellerin tetikten çekilmesi için ümitler artıyordu ki herşey altüst oldu.
Devlet, silahların ateşlenmesi üzerine, KCK operasyonlarını başlattı. BDP'nin Meclis’i boykot girişimine kulağını kapattı, Kandil ve İmralı ile diyaloğu kesti ve güvenlik güçleri büyük bir karşı saldırıya giriştiler.
Sonuçları tam olarak belirlenmemiş olsa dahi, PKK cephesinden hiç de iyi sinyaller gelmiyor. İç karışıklık ve geri çekilme işaretleri giderek artıyor.

Şike depremi...
Bir diğer deprem de, spor dünyasında yaşandı.
Eğer Aziz Yıldırım gözaltına alınmamış veya Fenerbahçe'nin küme düşme tartışmaları başlamamış olsaydı, belki bu kadar derin depreme yol açmayacaktı, ancak olan oldu ve spor dünyasının çirkin yüzü ortaya çıktı.
Toplumun bildiği, ancak bu derecede yaygınlaştığının farkına varamadığı şike, yılın büyük bir bölümünde evlerde konuşulan en önemli konulardan biri oldu.
Bu davanın ne zaman biteceği ve gerçeklerin ne zaman ortaya çıkacağı bilinmiyor, ancak bilinen tek şey ligin tadının kaçtığıdır.

Euro depremi...
Bizden çok Avrupa Birliği’ni sarsan deprem ise, Euro'da yaşandı. Tehlikeli süreç hala devam ediyor ve ne zaman biteceği belli değil.
Almanya sonunda yumruğunu vurdu ve "Har vurup harman savurma dönemi bitti. Ya kemer sıkarsınız ya da ben borçlarınızı ödemem" dedi. Bundan sonra, İngiltere hariç her AB üyesi bütçesini Brüksel’e yollayacak ve AB Komisyonu’nun onayından sonra harcama yapabilecek. Bu kurala uymayana da yardım verilmeyecek.
Avrupa, Yunanistan ile başlayan ve 5 ülkede (İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya ve Yunanistan ) iktidarların düşmesiyle sonuçlanan bu depremi sonunda ciddiye aldı, ancak piyasalar hala tam anlamıyla tatmin olmuş değil.


Dış politika alt üst oldu...
Dış politika açısından yıla çok heyecanlı başlamıştık.
Sıfır sorun yaklaşımı başlarda gayet iyi yürümüştü. Türkiye nereye elini atsa, oradaki sorunları çözüyordu. Davutoğlu eller üstünde taşınıyordu.
Bu politika aslında doğruydu. Türk kamuoyundaki, her konuda bizim haklı diğerlerinin haksız olduğu şeklindeki tutkuyu silmeye yönelikti. Nitekim başarılı da oldu.
Ermenistan ile imzalanan protokoller bu sayede gerçekleşti...
Suriye ile kapılar açıldı, neredeyse kardeşlik ilişkileri kurulabildi...
"Sadece bizim haklı olduğumuz saplantısı" önemli oranda bitti...
Ancak, Orta Doğu’da herşey ekranlarda görüldüğü gibi durmuyor. Bir anda öylesine bir kasırga esti ki Arap halkları ayaklanıverdi. Ardı ardına diktatörler düştü, sokaklar kabardı ve yeni bir düzen istekleri ön plana çıktı.
Tabii sonucunda da bizim “Sıfır sorun” politikamız durdu.
2011'de Türkiye yeni bir dış politika aramaya başladı.
Orta Doğu merkezli yaklaşım, Amerika ile yakınlaşmaya doğru kaydı. Libya ve Mısır 'daki kargaşa sürüyor. İran ile eski sıcaklık kalmadı. Suriye ile kanlı bıçaklı olduk. Tek değişmeyen, İsrail ile ilişkilerdi. Türkiye'nin bakışları, uzun süredir ilk defa batıya döndü.