3X4 iletişim kurbanı oluyor

Siz anlayabildiniz mi bilemem ama ben 3x4 formülünün ne getirip ne götüreceğini çözebilmiş değilim.
Başbakan Erdoğan’ın açıklaması, bu değişikliğin “28 Şubat’ın son izinin de silinmesi ve İmam Hatip okullarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması için” yapıldığını gösteriyor. Erdoğan her ne kadar, bilimsel bir çalışma sonucu 3x4’e karar verdiklerini söylese dahi, yine de işin içinde siyasi bir duruş var. Oysa, İmam Hatip okullarının önü hiç bu kadar everip çevirmeden de açılabilirdi.
Peki, o zaman 3x4’e ne gerek var?
Bunları “Laik gençlik elden gidiyor” diye yazmıyorum. İmam Hatipli bir çok arkadaşım vardır ve bu okulların yararına da inananlardanım. Benim gibi bir çok çevrenin kafasını karıştıran, 3x4’ün topluma doğru dürüst anlatılamamasıdır. 3x4 tam anlamıyla bir iletişim kurbanı olmak üzeredir.
Ne muhalefet bu değişikliğin felaket getireceğini anlatabiliyor ne de iktidar eğitimde sınıf atlayabileceğimize inandırabiliyor.
İletişim olmayınca da tartışmalar kör dövüşüne dönüyor.
İktidar, “Ben istedim, böyle çıkacak” diyor.
Muhalefet ölümüne direnç sergiliyor.
Eğitimciler ise suskun, seyrediyorlar. Zira onlara soran yok.
Doğru dürüst tartışılamadığı için de büyük olasılıkla 2-3 yıl sonunda yeniden rötuşlanacak bir yasa çıkarmaya çalışıyoruz.


Bu eğitimle sınıfta kalırız
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer hepimizi sevindirmişti. Özellikle de “Ana okulu” (Okul öncesi eğitim) konusundaki sözleri son derece önemliydi. Hele hele, eğitim sorunlarının anası sayılan “Öğretmen yetiştirme düzeyinin mutlaka arttırılması” ile ilgili yaklaşımı, herkesi heyecanlandırmıştı.
Gerçekten de kendi kendimizi aldatmayalım.
Çocuklarımıza son derece kalitesiz bir eğitim veriyoruz. Gereksiz bilgilerle dolu bir tedrisat ve hamallıktan başka bir işe yaramayan derslerle genç kafaları dolduruyoruz.
Öğretmen kalitemiz de son derece düşük. Bir bölümü parlak, ancak diğer bir bölümü çağın çok gerisinde kalmış bilgi ve fikirlerle donatılmış bir eğitim ordusuna sahibiz.
Bizler 3x4 kavgasıyla meşgulken, dünya yanımızdan uçup gidiyor. 2050’lerde, sadece bilişim çağına ayak uydurabilenler ayakta kalabilecek. Çin, Hindistan ve Uzak Doğu, batıyı bile geçecek.
Biz ne yapacağız?
3x4 mü, yoksa 8+4 mü kavgası, İmam Hatipler ve kuran kursları tartışmalarıyla günümüzü harcayacağız.
Akıllı tahta ve bedava tablet çok doğru adımlar. Ancak daha da önemlisi içine konacaklardır, eğitim ve eğitimcinin kalitesidir.
Bu şekilde devam edersek, emin olun Türkiye yarın sınıfta kalmaya mahkum olacaktır.


MEB'den yanıt bekliyoruz...
Irkçı ifadelerle dolu, kimi gazetecileri hedef gösteren, Türk vatandaşı Ermenilere kan kusan bir kitabın, nasıl olup da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü talimatıyla, Kartal’daki liselerde görev yapan edebiyat ve tarih öğretmenlerine dağıtılabildiğinin yanıtını bekliyoruz.
CNN TÜRK’ ün haberi yanlış ise, açıklama yapın. Hayır, bu haber doğru ise o zaman topluma hesap verin.
Bu olay kolay kolay kapatılamaz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın hesap sorması, böylesine ırkçı kitapların eğitimcilere gönderilmesinin, içlerindeki fikirlerin de onlardan genç beyinlere girmesinin önlenmesi gerekir.
Ömer Dinçer’ in haberi yoksa, işte ben buradan ihbar ediyorum.
Adamın teki ipe sapa gelmez, hakaret dolu kitap yazarsa, onun hesabını mahkemelerde verir. Peki, çocuklarımıza “Kin aşılayan” bu tip uygulamalara yol açanları kim cezalandıracak?


Nihayet Atatürk'ü tartışmaya başladık
Yıllar boyunca Atatürk' ü sadece yücelttik, sadece övdük. Ondan daha büyüğü olmadığından söz ettik. Dikkat edecek olursanız, Atatürk' ü tartışmadık. Politikalarını incelemedik. Sadece tanrılaştırdık. Olumsuz bir söz dahi sonumuzu getirebileceğinden dolayı, susmayı yeğledik.
Lehinde yazılıp çizilenler belki yanlış değildi, ancak öylesine abartı doluydu ki sonunda kamuoyunda yorgunluk yarattı. Kusursuz bir lider olunamayacağını bildiğimiz için, lehteki övgülerin de inandırıcılığı giderek azaldı. Bugünlere işte bu şekilde geldik.
Taha Akyol' un son kitabı olan "Atatürk'ün İhtilal Hukuku" nihayet bu tabuyu yıkıyor. Akyol daha önce de "Hangi Atatürk" eseriyle bu konuya yaklaşımını ortaya koymuştu. (Her ikisi de Doğan Kitap'tan çıktı)
Her ikisi de Atatürk'ü anlatıyor.
Ne taşlama var, ne karalama ne de küçük düşürme ...
Aksine, olduğu gibi Atatürk var.
O zaman anlıyoruz ki Atatürk' ün kurduğu yargı ve hukuk sistemi bugüne kadar -belirli oranlarda- yaşatılmış. İstiklal Savaşı’nın koşullarında oluşturulan, kendi liderliğini ve kurduğu Cumhuriyeti koruyup kollayan sistemi bugünlere kadar taşımışız.
"Yargı ve hukuk devletin emrinde olmalı, devleti korumalı, devletten yana hareket etmeli" diye özetlenebilecek olan bu sistem, belki şaşıracaksınız ancak, hala yaşıyor. Yavaş yavaş değişse dahi, hala hepimiz devletin emrindeyiz. Hala en yüce değer devlet. Dikkat edin, insan değil. Oysa tam tersi olması gerekiyor.
Taha Akyol bize daha inandırıcı bir Atatürk portresi çiziyor. Sağlıklı bir Atatürk tartışması sürecini sürdürüyor. Yani, olması gerekeni yapıyor.

DİĞER YENİ YAZILAR