AB, artık bir karar vermelidir

1997'de, Türkiye'nin adaylığı büyük kavga çıkarmıştı. Hatırlarım, Lüksemburg Başbakanı gazetecilerin sürekli soruları karşısında sinirlenmiş ve "Yeter artık, bu Türkiye doruğu değil. Başka konular da ele alınacak" diye bağırmıştı.1997'den itibaren bu yıla kadar da, yine her yıl, aynı doruk toplantılarında, Türkiye gündemin baş köşesine oturdu.AB, bizim mehter takımı gibi. İki adım ileri, bir adım geri atarak yürümeye çalışıyor. Bir gün Türkiye'ye çullanıyor, sonra bir bakıyorsunuz fazla ileri gittiğini görüyor ve geri adım atıyor.Ancak bu gerilim artık herkesi yormaya başladı. Sadece Türk toplumunun heyecanını yok etmiyor. Avrupa'da da kafa karışıklığını arttırıyor. Türkiye'nin imajını bozuyor. Olumsuz bir ortam oluşturuyor.Hep böyle mi devam edeceğiz?Her yıl aynı senaryoları mı izleyeceğiz?Artık yetmedi mi?Bence, yetti de aşıyor bile...Avrupa Birliği artık Türkiye hakkında bir karar vermek zorundadır.- Türkiye ile gerçekten müzakere yapmak istemekte midir?- Türkiye'yi, Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağladığı taktirde tam üyeliğe kabul edecek midir?Avrupa bu temel sorulara yanıt veremediği sürece, bugünkü komedileri izlemeye devam edeceğiz.AB, son doruk toplantısında son derece ilginç bir tutum sergiledi. Kıbrıs'ın arkasına saklandılar, ancak ileri gidemediler. Türkiye'yi kaybetmemek için, müzakereleri tümüyle durduramadılar. Buna karşılık, bazı müzakere başlıklarını askıya almakla, yani müzakereleri yavaşlatmakla yetindiler.Ancak, bu sorunlar bitmeyecek.Rumlar geri kalan diğer başlıklarda da sorunlar çıkaracaklar, gereksiz engellemelerde bulunacaklar. Bu şekilde müzakereler, Çin işkencesi gibi devam edecek demektir. Ancak bu yaklaşımın ne Avrupa'ya, ne de Rumlar'a bir yararı olacaktır. Ne Türkiye'ye pes ettirebilecekler, ne de Rumlar Kıbrıs'ın kuzeyini geri alabileceklerdir.Tam aksine, karşılıklı bir gerilim, karşılıklı bir antipati doğacak. Ne Avrupa, Türkiye'den beklediği avantajları elde edebilecek, ne de Türkiye'nin tam üyelik iştahı kalacak.İyisi mi, karşılıklı bir karar tazelemeliyiz.Nereye ne kadar ve nasıl gidileceğini saptayalım. Oyun oynamaktan vazgeçelim. 1997 Aralık ayındaki Lüksemburg doruğundan bu yana, her yıl Aralık'ta bir AB-Türkiye krizi yaşanıyor. Bilmem bilir misiniz ?Deve kesileceğini anladığı andan itibaren ağlar.Dünya'nın en acıklı sahnelerinden biridir.THY'deki deve kesme olayını okuduğumda, önce çok üzüldüm. Ardından, bu işi düzenleyenlere çok kızdım. Ancak şimdi düşünüyorum da, bakım müdürünün, apronda devenin kesilmiş etlerini gösteren o işçilerin ne suçları var ki? Evet, suçları apronda kesim yapmak vs… Ancak unutmayalım ki, adak adamak ve hayvan kesmek bizim örf ve adetlerimiz arasında. Bu adamlar, kendileri açısından son derece normal birşey yapmışlar. Eminim, şimdi şaşkındırlar. "Bizi neden cezalandırdılar?" diye hayret içinde etrafı sorguluyorlardır.Doğru değil mi ?Deve adamak kötü birşey değil ki… Adağınızı yerine getirmek de yanlış değil…Asıl yanlış olan nedir biliyor musunuz?Bazı örf ve adetlerimizin artık çağ dışı kaldığını göremememiz. Din açısından bazı doğru görülenlerin, yaşadığımız çağ ile uyuşmaması.Hıristiyanlar'ın da bundan 100-150 yıl önce birçok örf ve adetleri vardı, ancak zaman içinde değiştiler. Çağa ayak uydurabildiler. Biz Müslümanlar ise, bazı konularda nedense aynı uyumu sağlayamıyoruz.Esas sorun bu… DEVE, KESİLİRKEN AĞLAR… Cumhurbaşkanımız Sezer'in son derece garip bir inadı var. Bir konuda kararını verdikten sonra, yaptığının yanlış olduğunu görse dahi tutumunu değiştirmiyor. Bunu, tutumunun doğruluğuna inandığından değil, farklı adım atmama adına yapıyor.Orhan Pamuk'u, Nobel almasından dolayı tebrik etmememesi, bunun en tipik örneğidir.Cumhurbaşkanı hatalı davranmıştır.Orhan Pamuk'u tebrik etmesi gerekirdi. Gerek Ermeniler hakkında söyledikleri, gerekse başka konularda toplumun bir kesimine ters düşen, resmi politikaların tam taksine konuşmalarına rağmen, tebrik etmeliydi.Sezer, toplumun sadece bir bölümünün Cumhurbaşkanı değildir. Sadece ulusalcıların penceresinden bakamaz. Hepimizin Cumhurbaşkanı'dır. Üstelik, geldiği yere bakacak olursak, ifade özgürlüğüne en fazla hürmet etmesi gereken kişilerin başında gelmesi gerekir.Sezer, toplumun önemli bir bölümünü dışlamış, ifade özgürlüğünün herşeyden önemli olduğunu reddeden bir tutum takınmıştır. SEZER'İN GARİP İNADI… Kocaeli Türkiye'nin en önemli sanayi şehirlerinden birisidir...Ancak Acıbadem Sağlık Grubu'nun yatırımıyla 2007'de Kocaeli bir sağlık başkenti olacak..100 bin hastaya hizmet vermeyi hedefleyen, Acıbadem Kocaeli Hastanesi geçtiğimiz ay açıldı.Toplam 65 yatak kapasitesi, 3 ameliyathane, 18 yoğun bakım yatağı, 1 doğumhanesi var. Uzman ekibi sayesinde tüm tıbbi dallarda hizmet veriyor, üstelik sadece Kocaeli'ne değil çevredeki illere de hizmet veriyor.Sağlığa yapılan yatırım her zaman takdir edilmeli..Bravo Acıbadem Sağlık Grubuna... ACIBADEM, KOCAELİ'Nİ SAĞLIK BAŞKENTİ YAPACAK... Hepimiz, vur abalıya, Fransız Devlet Başkanı Chirac'ı suçluyoruz. Bir zamanlar, Türkiye'nin adaylık statüsüne kabul edilmesi için en büyük mücadeleyi veren bir lider olarak omuzlarımızda taşırdık. Sonradan yerden yere vurduk. İşin inceliklerini gözden kaçırdık. Oysa, son AB toplantılarını yakından izleyenler, Chirac'ın alınan sonucun yumuşatılmasında çok etkili olduğuna dikkat çekiyorlar.Alman Başbakanı Merkel'in Türkiye'ye bakışı ile Chirac'ın bakışı arasındaki farkı vurguluyorlar. Eğer Chirac olmasa, Almanya'nın Türkiye ile ilgili kararı çok daha sertleştirebileceği ileri sürülüyor.Fransız Devlet Başkanı'nın tamamen iç politika nedenleriyle tutum değiştirdiğini biliyoruz. Türkiye'ye bakışının hala eskisi gibi olduğunu, ancak elinin kolunun bağlandığının da farkındayız. Ancak kamuoyu bu kadar ince eleyip sık dokuyamıyor. O zaman da Başkan Chirac " Türk düşmanı" damgasını yiyor.Biz, hiç değilse küçük bir hatırlatma yapalım dedik… CHİRAC'IN HAKKINI YEMEYELİM… Avrupa Parlamentosu bu hafta sıkı bir "Kıbrıs trafiği"ne ev sahipliği yaptı ve "Talat rüzgarı" esti. Bu rüzgarı estiren ise Açık Toplum Enstitüsü'nün desteklediği ve "Türk-Yunan" aşkını anlatan Rum-Macar-Türk ortak yapımı "AKAMAS" adlı film oldu."Akamas" filmi, 1955'te bir Kıbrıslı Türk çobanın (Ömer) Rum ailesi tarafından evlatlık edinildikten sonra, ailenin kızına (Rodu) aşık olmasını konu alıyor. Rum kızın ailesi bu aşka şiddetle karşı çıkıyor. Kıbrıslı Türk genç, sevdiğini ikna etmek için İngilizler'e karşı direnen EOKA'ya giriyor. Türk genci ve Rum kızı 1974 olaylarından sonra bile Güney Kıbrıs'ta terkedilmiş bir köyde kalarak aşklarından vazgeçmiyorlarFilm günlerdir konuşuluyor… Çünkü, Rum yönetimi iki halkın barış içinde yaşayabileceği mesajını veren bu filme sansür koydu. İşte bu film, Avrupa Parlamentosu'nun yuvarlak salonlarından birinde gösterime sunuldu.KKTC'den gelen heyet salondaydı. Filmin yönetmeni Panikos Chrisanthou, Kıbrıslı Türk Yönetmen Derviş Zaimoğlu, yazar Niyazi Kızılyürek de. Onlarla birlikte Alman Yeşiller Partisi'nin Avrupa Parlamentosu'ndaki Türk asıllı milletvekili Cem Özdemir filmin başlamasını beklerken salona sürpriz bir isim; KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat girdi. O sırada kopan alkış Kıbrıs Rum Büyükelçisini kızdırmaya yetti. PAPADOPULOS'U KIZDIRAN FİLM (Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. ) mabirand@e-kolay.net