Asıl tehlike, AKP'nin yüzde 40'ları aşmasıdır

Neden böyle bir oy patlaması yaşanıyor? Yine genel kanı şöyle:1. 27 Nisan muhtırası, daha önceki örneklerde olduğu gibi, toplumun bazı kesimlerinde ters etki yaptı. Sivil toplumun Cumhuriyet ilkelerine sahip çıktığı bir süreçte ve zamanlaması tam anlaşılmayan muhtıra, toplumun bir kesiminde tepki yarattı ve seçimlerde oy vermeyecek olsalar dahi anketçilere AKP'den yana olduklarını söylemeye başladılar.2. Hükümetin, orduya sert tepkisi de başka kesimleri harekete geçirdi. Onlar da AKP'ye yöneldiler.3. Seçimlerin, Kasım'dan Temmuz ortasına alınması da elektriklenmeyi arttırdı. Bu gerekçeler ne kadar doğru veya ne kadar abartılı olursa olsun, ortada bir gerçek var. AKP'nin oy oranı genelde artıyor.Benim gibi birçok gözlemcinin, hatta sağlıklı düşünen AK Partililerin de en büyük kaygısı bu... Eğer bir parti, tüm mitingler ve gerginliklerin ardından yüzde 45'lerin üstünde oy kazanıp, TBMM'deki milletvekili başarısını daha da attırırsa ne olur?Çok kötü olur.Böylesine büyük bir çoğunluğu elde etmiş bir parti grubunu kimse kolay kolay kontrol edemez. Halktan aldığı destek başını döndürür. O zaman, İmam Hatiplerin ve türbanlıların üniversitelere girmeleri gibi konularda büyük baskı başlar. Erdoğan dahi bu baskıyı durduramayabilir veya bu ortamdan yararlanabilir.İşte benim felaket senaryom budur. Böyle bir olasılıkta ülke, kolaylıkla çatışma ortamına sürüklenebilir.Bilmem bu tehlikeyi sizler de hissediyor musunuz?Peki, ne yapmak gerekiyor?1. İlk olumlu adım merkez sağda atıldı. DP'nin kurulması, yeni bir seçenek yarattı. Eğer Ağar-Mumcu ikilisi, başlattıkları mucizeyi sonuna kadar götürebilirlerse, oy dağılımındaki kutuplaşmayı bir oranda yumuşatabileceklerdir. Hele aralarına birkaç küçük sağ partiyi alabilirlerse, büyüme şansları artacaktır.2. Solda da aynı birleşmenin gerçekleşmesi gerekmektedir. DSP'nin inadı bırakıp CHP'ye katılması veya birlikte hareket etmesi yanı sıra, diğer tüm küçük sol partilerin de –özellikle İşçi Partisi- egoistliği bırakıp CHP şemsiyesi altına girmeleri şarttır. Hem vatan-millet edebiyatı, hem "küçük olsun benim olsun" yaklaşımı artık bitmelidir. Sol cephe kurulmalıdır.Eğer bu iki gelişme gerçekleşirse, yukarıda sözünü ettiğim tehlike gerçekleşmez. Dengeler yeniden kurulur.Bugün artık bilinçli hareket etme günü. Oyunu kullanma, oyunu kaybolmayacak bir partiye verme günü.Sonradan ağlamak fayda getirmez. 27 Nisan muhtırasından sonra, art arda kamuoyu yoklamaları yapılıyor. Belki kulaktan kulağa duyuyorsunuzdur. AKP de yaptırıyor, bizler de yaptırıyoruz. Öylesine sonuçlar var ki, doğrusu ne inanabiliyorsunuz, ne de "abartılı olur" diye yayınlayabiliyorsunuz. AKP'nin oyları yüzde 40'ları aşıyor. Genel kanı, bu şişkinliğin bir süre sonra azalacağı ve gerçek oy oranlarına gerileyeceği şeklinde. Ancak, yine de garantisi yok. Son birkaç haftadır yaşadıklarımız, uzun vadeli politikalara da ışık tutacak nitelikte.En çok hayal kırıklığı yaratan, ABD'nin "tarafsız" tutumuydu. Genelkurmay muhtırasına, ilke olarak dahi hiçbir tepki göstermemesi, Washington'un nasıl fırsatçı olduğunu ortaya koydu. Demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler söz konusu olduğunda, Bush yönetimi mangalda kül bırakmazdı. Hatta bir ara, Ortadoğu'ya demokrasiyi getirdiklerini iddia ettiler. Büyük Ortadoğu Projesi'ni uygulamaya soktular.Sonra birde baktık ki, söylenenler göz boyamaymış. Türkiye'yi bir demokrasi kalesi gibi gördükleri de yalanmış. Büyük hayal kırıklığı yarattılar.Demek ki, Washington stratejik çıkarları için Ankara'da askeri bir yönetimin kurulmasına da göz yumacak. Her şeyi unutabilecek. Bu tutum, Bush yönetiminden biran önce kurtulmak gereğini tekrar hatırlattı.Avrupa Birliği Komisyonu için aynı şeyler söylenemez. Hele, Olli Rehn'in 27 Mayıs'tan bu yana yaptığı açıklamaları okursak, bir yandan AB Komisyonu'nun, öte yandan da Rehn'in ne kadar duyarlı, dengeli, stratejik çıkarlarla değil, ilkelerle hareket ettiğini görebiliriz.Açıklamalarından abartı yok, takiye izi yok ve en önemlisi, Türkiye'yi çok iyi anladıklarının somut örnekleri var.Anaya Mahkemesi kararına uyulması gerektiği, laik bir Türkiye'nin önemi vurgulandı. Askeri muhtıraya da karşı çıkıldı. Dengeli bir tutum sergilendi.Sadece Kopenhag Kriterleri açısından değil, Sarkozy'nin olası girişimlerine karşı ilk uyarı da Barosso'nun. "Müzakereler durdurulmaz" uyarısını hepimiz not ettik.AB Komisyonu, bu zor dönemlerde Türkiye'nin laik ve demokratik rejimini kollamaya kararlı olduğunu açıkça gösterdi. Ankara'yı, Avrupa'daki kurtlara yedirmeyeceğinin işaretini verdi.Umarım, AKP de artık uyanır.Avrupa projesine sırtını döndüğü zaman neler olduğunu görür. 2005'ten bu yana, AB'yi seçimde oy kaybetme kaygısıyla kenara iten AKP, kendi kazdığı kuyuya düştü.İşte örnekleri ortada.Demokrasi konusunda tek desteğin nereden geldiği besbelli.Şimdi benim en çok merak ettiğim konu, seçimlerden sonra ortaya çıkacak olan siyasi manzarada, AB projesinin nasıl bir yön alacağı...Sarkozy gerekçesini gösterip, Türkiye projeyi askıya mı alacak? Yoksa tam tersine Avrupa Birliğine doğru yürüyüş hızlanacak mı?Emin olun, bunun iktidar olacak partilerin tutumlarıyla pek ilgisi yok. CHP de, AKP de iktidar olsalar bu soru ile karşı karşıya kalacaklar. Verecekleri yanıt da, Türkiye'nin yönünü tayin edecek.Türkiye'nin gideceği yeri türban veya İmam Hatiplerle ilgiyi kararlar değil, Ankara'nın AB'ye yaklaşımı belirleyecektir. AB SAĞLAM DURDU, İLKELİ DAVRANDI... (Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. ) mabirand@e-kolay.net