Bari bizi sizler sevindirin...

Bari bizi sizler sevindirin...


Bu konuda söylenecek fazla bir şey kalmadı.
Hepimiz "mucize" istiyoruz.
Hepimiz Türkiye'nin finale kalmasını, finali oynamasını ve süper mucizenin gerçekleşip kupayı almasını istiyoruz.
İlk defa "yapabiliriz" hissi yaygınlaştı. Kendimize bir güven geldi. Artık eskisi gibi, süklüm püklüm dolaşmıyoruz. Bizim de şampiyon olabileceğimiz izlenimi giderek artıyor.
Bu satırları okuduğunuz sıralarda maç ya başlamak üzere veya bitmek üzere olabilir. Tahmin yapmak çok güç ve riskli. Ancak, galibiyet rüzgarları sanki Türkiye'den yana esiyormuş gibi geliyor.
Ben 1 farkla galip geleceğimize inanıyorum.
Çarşamba akşamı, İnan Kıraç ile karşılaştım, ona tahminini sordum: 2-0 galibiz, dedi.
Diyorum ya, tanrılar bizden yanalar. Rüzgarlar bizim için esiyor...
Bunca karamsarlık içinde, millilerimizden bir galibiyet istemek, acaba çok mu?
Hadi çocuklar, şu insanları birkaç günlüğüne dahi olsa mutlu edin...

Hülya Avşar, Türk bayrağına hakaret ettiği iddiasıyla sorgulanıyor.
Avşar ne yapmış?
Kendi adını taşıyan eğlence programında, Türk bayraklı balonları havada uçurmak için, genel neşeye katılmış ve ayağı ile vurmuş. Bunu gören, milliyetçi ve bayrağımızın namus bekçisi olduğu anlaşılan bir vatandaş yememiş içmemiş hemen şikayet etmiş: Avşar Türk bayrağına vurarak hakarette bulundu(!)
Ancak, yine de şaşırmamak gerekir. Zira bu kafaları bizler yetiştiriyoruz. Eğitim sistemimiz böyle olduğu gibi, milliyetçilik hastalığı da özellikle kışkırtılıyor.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, savcılar da (eminim korkularındandır) böyle bir başvuruyu ciddiye alıyorlar. Soruşturma yapıp, ifade için Hülya'yı çağırıyorlar. Böylesine ciddiyetten uzak bir yaklaşımı ellerinin tersiyle itip geçmiyorlar.
Gülünç oluyoruz, gülünç...
Buna başka bir şey denemez...

Türk Deniz Kuvvetleri'nin 16. komutanı Oramiral Güven Erkaya'yı yarın arayacağız. İkindi namazından sonra, Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabri başında anılacak.
Eğer Erkaya ile ilgili anınız varsa veya Erkaya hakkında görüşünüzü yansıtmak istiyorsanız yazın. Web sitesinin adresi de şöyle : www.guvenerkaya.cjb.net.
Erkaya'yı yakından tanıyan bir insanım. Onun kadar derinliği olan çok az asker tanıdım. En önemlisi, kişiliğini üniformasının üstüne inşa etmemiş bir insan olmasıydı. Hitap ederken "Komutanım" veya "Amiralim" diyenlere "Benim adım yok mu, neden adımla çağırmıyorsunuz" diyebilecek kadar farklı bir askerdi.
Boşluğu da henüz dolmadı.

Benim için o daima "Metin Abi" idi.
Gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda, Metin Abi meslek yaşamının en pırıltı dönemini sürdürüyordu. Ulaşamadığı, konuşamadığı Türk veya yabancı bir politikacı yoktu. Biz gece gündüz uğraşırken, bir bakarız Metin Abi gelmiş ve bizim peşinde koştuğumuz devlet başkanı veya dışişleri bakanıyla konuşup gitmiş.
Gıpta ile izlerdim.
Bizler zor yer bulabildiğimiz 1-2 yıldızlı otellerde kalırken, Metin Abi'yi havalalanından sefaretin arabası alır ve büyükelçinin özel davetlisi olarak sefarette kalırdı.
Şu sıralar biraz rahatsız.
Yakında iyileşecek.
Kimse ön almaya çalışmasın. Onu ilk önce ben MANŞET programına çıkartacağım. Zira bana sözü var.

Büyük bir gazetede köşe sahibi olan genç bir meslektaşım, sürekli şekilde beni "Türkiye'nin resmi politikalarına uymamakla" suçluyor. Bir adım daha atsa, vatana ihanet ettiğimi söyleyecek. Son yazılarından birinde, aynen şöyle diyordu :
"... Ben Birand'a hakaret etmedim. Kıbrıs üzerine bu kadar kitap yazmış bir gazeteci olarak, sadece meslektaşıma görevini hatırlatmak istedim. Yazdıkları Türkiye'nin menfaati ile değil, bazı sefaretlerin menfaatleri ile örtüşüyor. Ben, bu sütunlarda yazan genç bir kalem olarak, Birand'ın savunduğu "ver kurtul" un çözüm olmadığına inanıyorum..."
Aslında bu genç meslektaşım gibi düşünen okuyucularım da var. Bana mail yazarak veya faks çekerek eleştirilerini yöneltiyorlar. Rumların konuşturulmasına dahi tepki gösteriyorlar.
Bu görüşler öylesine yanlış ki, neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
Sokaktaki vatandaş belki bilmeyebilir ancak, (genç meslekdaşımın gerçek gazeteciliğin ne olduğunu bilmesi gerekir) gazeteci, resmi politikaları alkışlamakla görevli değildir. Resmi amigo gibi hareket etmez. Bunu bürokratlar yapar. Görevleri budur ve bunun için para alırlar.
Gazeteci, kamuoyuna her iki tarafın tutumlarını yansıtmakla veya kişisel görüşünü açıklamakla görevlidir.
Ben yazdığım yazılarda, ne başka sefaretlerin görüşlerini gözetirim, ne de resmi politikaları. Uluslararası deneyimimden yararlanır, taraflarla konuşur ve hepsini bir süzgeçten geçirip, kendi görüşlerimi yansıtırım.
Rumların olsun, Yunanlılar veya İngiliz olsun, herkesin görüşünü de aktarırım. Bunlar bilinmediği taktirde, kamuoyu kararını veremez. Gelişmeleri iyi değerlendiremez.
Genelde, konuları yakından izleyemeyenler, resmi politikanın dışına çıkanları, karşıt görüş verenlere tepki gösterirler. İşin kolayına kaçıp "teslimiyetçi" damgası vurup, kendilerini resmi politikaya teslim ederler. Oysa gazetecinin asıl işlevi en doğruları aramaktır.
Bu genç meslektaşımın kulağına bunları kim fısıldıyorsa, hatalı bir iş yapıyor. Zira bir tek yazımda dahi "ver kurtul" yaklaşımı yoktur. Kıbrıs sorununu en iyi tanıyan insanlardan biriyim ve bunu da hiç saklamam.
İyisi mi, herkes en iyi bildiği işi yapsın.
Güncel dedikodu yazan da, kendi alanında en iyisini yapmaya çalışsın. "Şu haberi yazdın, kimden ne para aldın ?" diye soranlarla karşılaştığı zaman, gülüp geçsin(!)

Alanya Cumhuriyet Başsavcısı Selami Hatipoğlu bu köşede çıkan bir yazıya yanıt yolladı ve Alanya'da 4 turiste tecavüz ederek ikisini öldüren Hakan Karayavuz'un nasıl tahliye olduğunu şöyle anlattı:
1. 1995'te Alanya Ağır Ceza Mahkemesi Hakan Karayavuz'u 13 ayrı suçtan toplam 76 yıl 69 ay 25 gün ağır hapis ile 4 yıl 8 ay 20 gün müddetle hapis cezasına çarptırdı.
2. 1996'da Yargıtay bu cezayı 2 yıl müebbet ağır hapis ve 137 yıl 105 ay 15 gün ağır hapis cezasına çarptırdı.
3. 1997'de Karayavuz'un cezası TCK'nın 70. ve 73. maddeleri gereği olarak müebbet ağır hapis ve 3 yılı aşmamak üzere geceli gündüzlü hücre tecrit cezasına dönüştürüldü.
Hatay Ağır Ceza Mahkemesi'nin tahliye kararı (4616 sayılı yasadan istifade etmelidir.)
Cezaların infazına dair 647 sayılı yasanın 19. maddesi gereği müebbet cezanın şartlı tahliye süresi 20 yıl üzerinden hesaplanmaktadır. Ek madde gereği ayda 6 günlük indirim uygulanmaktadır. 20 yıl üzerinden 6 günlük indirimler yapıldığında fiili yatılacak süre 16 yıla düşmektedir.
4616 sayılı yasa gereği 10 yıl indirildiğinde geriye 6 yıl kalıyor. Sanık Karayavuz 7 yıl yattığına göre iyi halli olup olmadığına bakılmaksızın ve talebi de gözetilmeksizin 4616 sayılı yasadan istifade ettrilmelidir.
Neden tekrar cezaevine girdi?
Irza geçmek suçundan suç ortakları içeride yatarken Karayavuz'un sadece müebbet hapis cezasının infazından dolayı dışarı çıkartılmasının adalet ve eşitlik prensipleriyle çeliştiği kanaatine ulaşıldı ve Cumhuriyet Başsavcımız İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi'ne itiraz yazısı gönderdi. Ağır Ceza Mahkemesi talebimizi haklı buldu. Mahkeme, 36 yıl üzerinden ırza geçme suçlarını kapsayacak biçimde yeni bir hesaplama yapılabileceğini kabul etti ve Karayavuz tekrar cezaevine alındı.