Barzani, Erdoğan'ı bir kaç saat farkla kaçırdı

İçerde fırtınalar esiyor olabilir, ancak Türkiye’nin dış politikada attığı adımlar çok ilginç. En önemlisi, Perşembe günü Bağdat’a yapılan gezi idi. Ayrıntılarına girmeye gerek yok. Havaalanındaki karşılanmadan tutun da, imzalanan anlaşmalar ve verilen mesajlar, Irak ile Türkiye arasında yepyeni bir dönemin başladığının sinyalleriyle doluydu. Açıkça söyleyelim, bu gelişmenin mimarlarının başında da, Ahmet Davutoğlu geliyor. Politika değişimini büyük ölçüde o sağladı.
Türkiye, Kuzey Irak Yönetimiyle iyi ilişkiler kurulmadığı sürece, PKK’ya karşı mücadelesinde yeterince etkili olamayacağını gördü.
Kuzey Irak Yönetimi de, bölgede sırtını dayayabileceği tek komşunun Türkiye olduğunu kabullendi.
Sonunda, karşılıklı adımlar atılıp bu noktaya gelindi.
Hatırlayacaksınız, bu köşede Başbakan’ın Erbil’e de uğraması gerektiğini defalarca tartıştım. Erdoğan, bu jest için zamanın henüz gelmediğini veya iç politikadaki gerilimin artabileceğini düşünmüş ve Erbil faslını ileriye bırakmış olabilir. Ancak yine de, Kuzey Irak Yönetimine, PKK ile mücadele konusunda teşekkür ederek, Barzani’ye de çiçek atmayı ihmal etmedi.
Doğrusunu yaptı.
Bu jest yerini buldu. Sözcüleri, Mesud Barzani’nin çok memnun olduğunu ve şimdi yeni adımların beklendiğini söylüyor.
Asıl şanssızlık, Kuzey Irak yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin, Perşembe akşamı Cumhurbaşkanı Talabani’nin, Erdoğan onuruna verdiği yemeğe yetişememesiydi . Nedeni de, gezinin ayrıntılarının 12 saat öncesine kadar saptanamamasıymış. Haberi olduğu anda, Amerika’daki ziyaretini bırakıp Avrupa’ya geçen Neçirvan, bu kadar kısa sürede özel uçak bulup, Amerikalılar ile koordinasyonu gerçekleştirip Bağdat’a geçememiş. Başbakan Erdoğan ile yemek fırsatını birkaç saat arayla kaçırmış.
Gezinin Irak açısı da çok önemli.
Türkiye, enerji pastasına bir adım daha yaklaştığı gibi, İran’ın giderek artan ağırlığını dengeleyen bir konuma girdi.
Ne yazık ki, ABD Başkonsolosluğuna suikast girişimi haberleri arasında kaybolup gitti ve basına yeterince yansımadı , ancak  Irak konusunda atılan bu adım, Türkiye açısından önemli bir başarıdır. Asıl önemlisi ise, bundan sonra bu adımları devam ettirebilmektir.


Başbakan, Kıraç Kültür Merkezine onayını verdi...
Gerçekleşmesi için yıllardır beklenen ve TRT bürokrasisinden bir türlü çıkarılamayan, Suna Kıraç Kültür Merkezi projesi artık son aşamaya geldi sayılır.
İstanbul Belediye Başkanı Topbaş’ın girişimiyle bataktan kurtarılan 200 milyon dolarlık proje- birkaç gün önce yazmıştım- TRT Genel Müdürünün, Başbakan ile görüşüp onun onayını almasına kalmıştı. Eğer Başbakan, TRT Genel Müdürüne randevu verirse, sonuçlanacak, eğer randevu işi uzarsa, proje de gecikecekti.
İyi haber Perşembe günü geldi.
Başbakan, İnan Kıraç’ı kabul etmiş ve “Haydi artık hareketlenin ve biran önce projeyi gerçekleştirin” demiş. TRT Genel Müdürünü de arayıp, acele edilmesini istemiş.
Büyük olasılıkla bugün veya önümüzdeki hafta veya haftalarda Başbakanlık ile TRT arasındaki görüşme de tamamlanacak.
İnan Kıraç, projeyi yeniden canlandırabilmek için, mimar Frank Gehry’e elinde tapuyla gitmesi gerekiyor. Zira şimdiye kadar adam o kadar çok oyalandı ve her defasında ertelendi ki, artık kimsenin yüzü kalmadı.
Başbakan yeşil ışığı yakınca, anlaşılan TRT bürokrasisi direnemedi.
İstanbul da bu sayede, inanılmaz güzellikte bir kültür merkezine sahip olacak.


Meltem yuvadan uçtu gitti...
Meltem Acar ile ilk defa karşılaştığımda 18 yaşındaydı. En büyük arzusu da televizyon muhabiri olmaktı.
Bir insan bir işi bu kadar ister,  söküp alana kadar böylesine asılır ve daha da önemlisi en iyilerinden biri olursa, onun adı Meltem Acar olur.  Çok kişiyle çalıştım, Meltem kadar ne istediğini bilen, hırslı ve disiplinlisine az rastladım.
Kanal D’nin star muhabirlerinden  oldu, ancak güzel rastlantılar onu, Türkiye’nin en başarılı nöroloji doktorlarından Kemal  Yücesoy ile karşılaştırdı.
Geçen hafta bizim Meltem’imiz hem ana-baba evinden, hem de bizim yuvamızdan uçtu.
Sizler şimdilik Meltem’i daha çok tanıyorsunuz. Ancak haber vereyim, Doç. Dr. Kemal ‘in  adını başarılarından dolayı önümüzdeki yıllarda daha da fazla duyacaksınız.  Mutlu olsunlar yeter.


Hasan Doğan'ı neden bu kadar çok sevdik ?
En merak ettiğim sorulardan biri bu.
Hasan Doğan’ın ani ölümü Türkiye’yi altüst ediverdi.
Neden?
52 yaşında, gencecik bir döneminde göçmesine mi üzülmüştük ?
Hayır, kamuoyunda tanınan nice genç insanlar kaybediliyor, ancak böylesine bir yankılanma olmuyordu. Üstelik öylesine tanınmış bir insan da değildi.
Futbol Federasyonunun başına daha yeni seçilmiş bir isimdi. O zamana kadar da adı sanı bilinmezdi. Resim olarak hafızalarımıza henüz girmemişti. Federasyon başkanı olduktan sonra da, öyle pek TV meraklısı olmadığından dolayı, bazıları gibi her dakika evimizde de görmezdik. Medya’nın ikonu değildi.
Büyük kamuoyunun onunla  tanışması, asıl Avrupa Kupası maçları sırasında oldu. Herkesi hayretlere boğan ve herkesin kalbini kazandıran resim de, başı örtülü eşiydi. Türkiye’yi ayağa kaldıran o son dakikalardaki mucize golleri var ya, işte o her golden sonra ayaklara fırlayan, kimi zaman Başbakanın boynuna sarılan, çoğunlukla da eşini kucaklayan Bayan Aysel  Doğan.
Doğan ailesi çok bizdendi.
Şeref tribününde, asık suratla oturup hiçbir heyecan izi göstermeyen, Sovyetlerin politbüro toplantılarını andıran asık suratlarla maç izleyenlerden değillerdi. Gol oldu mu ayağa fırlıyorlar, birbirleriyle kucaklaşabiliyorlardı. Başı kapalıları, yerlerinden kıpırdamayan, hele erkeklerle sarmaş dolaş olmayan kadınlar olarak tanırdık. Bayan Doğan bu tabuyu da yıktı. Başı kapalıların da bizler gibi olabileceklerini gösterdi.
Bir diğer unsur da, Doğan’ın genel yaklaşımıydı.
Milli Takım şampiyonlar gibi eller üstünde taşınırken, o kenarda kalmasını bildi. Fırsat fırsattır diye, ekranların önüne atlamadı.
Fatih Terim krizini de uzlaşıyla aşmasını bildi.
Kavgaya girmedi. Başbakan’ın yakın arkadaşı olmasına rağmen, bulunduğu pozisyonu istediği gibi kullanabilecek olanağı varken, tenezzül etmedi.
İşte bütün bunlardan dolayı, Hasan Doğan’ı Türkiye kısa sürede çok sevdi ve ani kaybına çok üzüldü…


Algı vergi ve mizah...
Şükrü Kızılot’u köşe yazılarından tanırsınız. Ekonomi ve vergi ile ilgili en anlaşılmaz konuları bile Ayşe Teyze, İbrahim Bey der güzel güzel anlatır. Okuyanın da en ağır hesap kitap işleri aklına yatar. Hatta biz de, Kanal D Haber’de ekonomi haberi yapacağımız zaman kendisine danışırız. En karmaşık konuları en basit şeklinde anlatmakta üstüne yoktur. Şimdi de iş dünyası için eğlenceli vergi öykülerinden oluşan bir kitabı var elimde. Adı; Palyaçonun Gözyaşları. Yaklaşım Yayıncılık (0 312 439 43 43) iyi bir iş yapmış bu kitabı basmakla. Kitabın adı aslında içeriğinin ipucu, algıdan vergiden çok iyi bir mizah kitabı bu. Ağlanacak halimize gülmek isteyenlere.