Başbakan yorgun ama özgüven doluydu

Yarın Bayram başlıyor. Şimdiden tüm okurlarımı kutlar, sağlıklı nice bayramları birlikte geçirme dileklerimi sunmak isterim.
İşin protokol yanını bitirdikten sonra, sizlere bugün Başbakan’ın iftar yemeğinin perde arkasından söz etmek istiyorum. Haftasonu ve Bayram bir araya gelince, 4 günlük uzun tatil çıktı. Kimse ciddi konularla ilgilenmek istemez.
Başbakan ile uzun süredir karşılaşmamıştım.
Bilinçli olarak araya mesafe koyduğunu biliyordum. İftara davet gelince, gitmemezlik edemezdim. Ancak biraz çekimserdim. Başbakan’ın günü hiç belli olmaz. Eğer size kızdıysa gün olur yüzünüze bakmaz ve görmezden gelebilir.

Başbakan Doğan Grubu ile neler konuştu...
Zaten herkesin merakı da buydu. Doğan Grubunun Genel Yayın Yönetmenlerine nasıl davranacağı gözleniyordu.
Beklenen olmadı ve Başbakan, Ertuğrul Özkök başta olmak üzere, herkese çok sıcak davrandı. Hal hatır sordu ve yeni bir ilişki düzeni kurmak istediğinin (veya bana öyle geldi) işaretlerini verdi. Örneğin Özkök’e takıldı. Hepimiz, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeninin hac yazılarını söz konusu yapacağını bekledik. Ancak Başbakan, maç esprilerini tercih etti.
Bu arada beni hayret ettiren, Doğan grubunun dışındaki Genel Yayın Yönetmenlerinden hiç birinin ceza konusuyla ilgili bir soru sormamalarıydı. Sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranıldı. Ancak genel havayı yansıtmam gerekirse, iktidar ile Doğan gurubu arasındaki ilişkilerde sanki bir yumuşama sürecine girilmiş gibi bir ortam var. Başbakan’ın vücut dilinden tutun da, Ankara’dan gelen mesajlar sanki bir orta yol aranıyormuş izlenimi yaratıyor. Ancak burası Türkiye, rüzgarın ne zaman nerede değişeceğini kimse bilmez.

Üç Çocuk ve Teğet'ten vaz geçmiyor...
Galiba hem oruç, hem de yoğun iş temposu nedeniyle yüzü yorgun görünüyordu. Buna karşılık, Kürt açılımından söz ederken birden bire özgüveni artıyor, ses tonu dinçleşiyor ve heyecanlanıyor.
“Artık yola çıktık, geriye dönemem” sözünü sık sık tekrarladı. Genel yaklaşımı, Turgut Özal’ın açılımlarına benziyordu. Ne yapmak istediğini, nereye gitmeyi planladığını bilen ve kararlı bir görüntü verdi.
41 Genel Yayın Yönetmeni arasında kimi tanıdık, ancak bir bölümü yeni, isimlerle birlikteydik. Genelde bu tip toplantılarda show yapanlar vardır. Bu defa kimse show yapmadı. Sorular netti ve net yanıtlar alındı.
Başbakan özellikle bu Kürt açılımında destek istediğini saklamadı. Sohbet havasındaydı. Espri yaptı ve sürekli şekilde “Gelin bu işi birlikte yürütelim” çağrısında bulundu. Kendine müttefik aradığı besbelli. Hatta bu çerçevede, CHP’nin peşini bırakmamakta da kararlı. MHP’nin Bahçeli’sinden ümidi kesmiş, ancak CHP’nin Baykal’ı ile görüşmekte ısrarlı.
İşin en haber yönünü, İsmet Berkan sordu ve aldığımız yanıt, manşetlere çıktı. Başbakanın eski inadının sürdüğünü de gördüm. Hala ısrarla, krizin teğet geçtiğini ve her ailenin üç çocuk sahibi olması gerektiğini söylüyor.
Benim en çok dikkatimi çeken nokta, bütün gece bir tek Avrupa Birliği sorusunun sorulmamasıydı. Oysa bundan kısa bir süre öncesine kadar, bu tip toplantılarda AB’den başka bir şey konuşulmazdı.
Neresinden bakarsak bakalım, bu yöndeki rüzgarlarda değişiyor.

Mönüyü kim yaptı bilemem ancak güzeldi
Ne yedik, ne içtik ?
İftar başlangıcında dua okunmadı.
Başbakan teker teker herkesin elini sıktı ve yerine oturdu.
Kulağına saatin geldiğini fısıldadılar. “Afiyet olsun”deyip suyla orucunu açtı.
Geleneksel hurma-peynir-pastırma-zeytin tabağının ardından önce Taba adlı bir çorba geldi. İlk defa karşılaştım, ancak çok farklı ve lezzetliydi.
Ardından zeytinyağlı fasulye, hemen yanında su böreği geldi.
Beğendili et ve tatlı…
Genelde su ve kola içildi…
Doğrusunu söylemek gerekirse, Başbakan çorbadan hemen sonra konuşmaya başlayınca, ister istemez yemek ikinci dereceye düştü. Yine de zengin ve lezzetli bir mönüydü. Dışardan alınmamış, Başbakanlığa bağlı ekip tarafından hazırlanmış.


Melih Gökçek hepimizle eğlendi...
Geçen haftanın en renkli tartışması, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ünlü içki referandumuyla ilgiliydi.
Yorumlar yapıldı, programlar düzenlendi.
Baktım da, Gökçek bizimle kafa bulmuş.
Belki de işimize geldiği için, bizde onun bu oyununa düştük. Zira Gökçek öylesine polemikçi ki, ekranları hareketlendiriyor. Dediklerinden çok, söyleyiş şekli ilgi uyandırıyor. O da bu durumdan nemalanıyor.
Zaten bu referandum konusunda pek kesin kararlı olmadığı da hemen anlaşılıverdi.
Önce bol bol kendinden söz ettirdi, ardından da, CNN TÜRK’te Rıdvan Akar’ın programında geri adım attı.
Aslında böyle olacağı anlaşılmaya başlanmıştı. Zira AKP ’den de bu işe destek gelmedi. Eğer ısrarla sürdürseydi, işin tadı kaçabilirdi. Zamanlamasını iyi ayarladı ve gündemi kapmasını bildi.


Milli eğitimde beden eğitimi neden azaldı?
Nedenini anlamadık, zaten kimse lütfedip anlatamadı.
Milli Eğitim Bakanlığı ilginç bir karar aldı.
Haftada 2 saat olan beden eğitimi derslerinin tam 4 saate çıkacağı bekleniyordu ki, sürpriz bir kararla, tam aksine 1 saate indirildi.
Beden eğitimi derslerini ciddiye almayan bir toplumuz. Oysa, çocuk çağından itibaren insanın vücudunu çalıştırması gerektiğini öğrenmesi gerekiyor. Bu eğitimi vermediğimizden dolayı, yaşam boyunca kendine bakmayan ve şişmanlamanın bir hastalık olduğundan habersiz kuşaklar yetiştiriyoruz.
Bakalım Milli Eğitim Bakanımız kamuoyunu aydınlatacaklar mı ?


KİTAP KÖŞESİ

Başkasını seviyorum
Ben değil, yazar öyle diyor…Hiçbir insan evladının duymak istemediği, o cümle Ömer Özgüner’in son kitabının adı… Rüyasında duyanın bile uykusu kaçar. Peki hiç mi başkasını sevemez insan? Sever sevmesine de böyle birden bire “Başkasını Seviyorum” denmez ki. Kitap sadece başkasını sevenleri mi anlatıyor, yoksa başkasını sevdiğini söylemenin en az hasarlı yolunu mu? Bilmiyoruz… O’nu da okuyunca öğreneceğiz… Ama bu cümleyi kurana biraz vicdan, duyana da sabır diliyoruz…(Doğan Kitap: 246 52 07 )

Şu dağın ardı İran
“İran topraklarına geçince hızla değişen coğrafyada sanki başka bir gezegene ışınlanmıştım. İran’ın başkenti Tahran’da Hazar kıyılarında ve Bender Abbas’ta eşim ve ailesiyle yaşadığım dokuz yüz gün boyunca siyasi özgürlük vaadiyle kandırılmış bir kadın olarak kendi pişmanlığımla harmanladım” Yazar Meltem Vural, “Şu Dağın Ardı İran” isimli kitabını böyle anlatıyor… Vural’ın pişmanlığını, gözlemlerini, O’nun gözünden İran’ı okumak isterseniz kaçırmayın…(Cumhuriyet Kitapları)

Yalnızlık kaderi
Yalnızlık Kederi, “halkımı klasik müzikle tanıştırmak zorundayım” diyen Fazıl Say’ın yazdıklarını bir araya getiriyor. Müziğe, politikaya, yarınlara, sanatçı olmaya, hayata dair satırlarını… Bir müzisyenin notlarına göz atmak isterseniz Doğan Kitap’tan çıkan “Yalnızlık Kederi”ni hemen okuyun… (Doğan Egmont yayıncılık 0212 246 52 07)

Anlık iletiler
Anlık hikayeler…Yaşamın kıstırılmışlığındaki o onlar… Bazen soluk soluğa bırakan… Bazen düşündüren… Bazen de şaşırtan… Kitabın yazarı Ekrem Dumanlı’yı Zaman gazetesindeki yazılarından ve politik yorumlarından tanıyoruz. Bu kez başka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Dumanlı bizi anlık yolculuklara davet ediyor. Bu çağrıya “evet” derseniz eminim her satırda farklı bir Ekrem Dumanlı bulacaksınız… (Everest Yayınları 0212 513 34 20)