Başkanlığa karşıyım, tartışmaya ise hazırım...

Başkanlık sistemi tekrar gündemimize girdi.
Yine aynı lafları dinleyeceğiz.
Güçlü bir liderliği özleyenler, koalisyon dönemlerinde istikrarsızlığa düşeceğimizden korkanlar için çok cazip bir sistem. Aslına bakılacak olursa, bugün de bir nevi başkanlık sistemi içindeyiz. Erdoğan tam bir başkan gibi davranıyor. Daha ötesi, bir ABD başkanı kadar da denetime uğramadan, istediğini bir emirle yaptırabiliyor.
Benim başkanlık sistemine itirazlarımın başında, örneğin Köşk' te Erdoğan veya bir başkası otururken, Meclis' te muhalif bir partinin çoğunluğu alması geliyor. Bizim siyaset kültürümüzde, Fransa veya ABD' de olduğu gibi, uzlaşı alışkanlığı yok ki... Uzlaşı, bizim için ödün vermektir. O zaman da sistem kilitlenir.
Koalisyonlara da artık alışmamız gerekiyor.
Demokrasi, koalisyonlarla yaşamayı gerektirir.
Bütün bunlara karşılık, başkanlık sistemini neden tartışmak istemiyoruz, anlayabilmiş değilim. Başbakan' ın yaklaşımının itiraz edilecek nesi var?
Eğer Ak Parti' nin böyle bir değişiklik yapma niyeti varsa, zaten şu veya bu şekilde gündeme sokacaktır. Bari tartışalım da hiç değilse parti içinde kuşku duyanlar biraz daha aydınlansınlar (!)


Yıldırım, taktik ustası olduğunu gösterdi...
Aziz Yıldırım' a inanır ya da inanmaz; beğenir veya beğenmezsiniz ancak bir konuda hakkını vermeniz gerekir. O da, Şike davası süresince ilk günden beri son derece önemli bir taktik ustası olduğunu gösterme becerisizidir. Yaptığı açıklamaların içeriği, bu açıklamaları yapış şekli, sadece kamuoyunu veya FB taraftarlarını değil, olayın genel gidişini de etkilemiş gibi görünüyor. İnanmayan, inanmadı; ancak Yıldırım, çok ince ve akıllı bir taktik uyguladı.
- FB taraftarını son derece net şekilde arkasına aldı. Ve bu destek hiç azalmadı.
- Futbolcusundan en ufak yöneticisine kadar tüm kadroyu etrafında tutmasını bildi. Bu da ona güven duyanların oranını arttırdı.
- Federasyonu hiçbir zaman "Yandaş" gibi görmedi. Kendi durumunu olumlu yönde etkileyecek kararlara dahi sert tepki gösterdi ve çizgisini hiç değiştirmedi.
Federasyon açısından mücadelesini kazandı. Kendi aklandığı gibi, şimdi de TFF Disiplin Kurulu’ ndan ceza alan diğer Fenerlileri korumak için savaş açtı. FB' yi liglerden çekme tehdidinde dahi bulundu.

YARGI MI, YOKSA TFF Mİ HAKLI?
Yıldırım, federasyon açısından kazandı, ancak yargı açısından da kazanacak mı, belli değil.
Ortada son derece garip bir durum var.
Bir yanda, konunun uzmanı sayılan Federasyon Etik Kurulu ve Disiplin Kurulu' nun kararları var. Mantık hatalarıyla dolu bir karar dizisi. Hem suç yok, hem suçlu var. Şikeninse sonucunun sahaya yansımadığı söyleniyor.
Ne biçim iştir bu anlayamadık.
Neyse, bir de ortada yargı süreci var.
Savcının koskoca iddianamesi, telefon konuşmalarının çözümlemeleri ve yargıçların bu iddianameyi kabul etmesi.
Ya Futbol Federasyonu büyük bir hata yapıyor ya da yargı son derece yanlış bir yolda...


Kriter'den son imdat çığlığı...
Bu dergiyi 6 yıldır takip ediyorsunuz.
Kriter, tam 71 sayıdır yayın hayatında.
Avrupa Birliği’ ndeki gelişmeleri, Türkiye-AB ilişkilerini, müzakerelerin gidişatını yansıtan tek dergi. Derginin isim babası, aslında Ahmet Sever. Kopenhag kriterlerinden alıntı. Radikal Gazetesi ile birlikte, ücretsiz olarak okurlarına dağıtılan Kriter, bugüne kadar, AB ve Türkiye-AB ilişkilerindeki gelişmelere ışık tuttu.
Benim de aralarında olduğum küçük bir grup, Şebnem Karauçak' ın yönetiminde, uğraşıp didindik.
Derginin kapaklarındaki Cihat Hazardağlı karikatürleri, Avrupa Komisyonu' nun duvarlarını da süsledi. Dönemin genişlemeden sorumlu komisyon üyesi Olli Rehn' in odasındaki KRİTER kapaklarını gözlerimle görmüşümdür. Kendi karikatürünü ne kadar beğendiğini anlatmıştı.
Türk bürokrasisi, araştırmacılar ve akademisyenler için, AB' nin nabzını tutan en güvenilir kaynak haline gelen KRİTER, özel sektör tarafından da, AB bağlamındaki sorun ve görüşlerinin düzenli olarak yansıtıldığı tek kaynak olarak görülmeye başlandı.
Yayın hayatına başladığı ilk günden itibaren, ticari bir hedefi olmayan KRİTER’ in tek geliri, masraflarını karşılayabilmek için alabildiği reklamlardı. AB’ ye ilgi azaldıkça, reklamlar da giderek azaldı. İlk dönemde heyecanla destek veren özel sektör, zamanla geri çekilmeye başladı.
Derginin herşeyi olan Şebnem Karauçak, sonunda teslim bayrağını kaldırdı.
30 bin civarında basılıp Türkiye genelinde dağıtılan bu aylık derginin her sayısının tüm masrafı 32.000 TL. Reklam geliri ise, 8.000 TL’ lere düşmüş durumda. Yani KRİTER uzun süredir zarar ediyor ve artık bu zararı karşılayacak hali kalmadı.
Anlayacağınız, yolun sonuna gelindi.
Değirmenin suyu kurudu. Önünde, karşılayabileceği bir sayısı daha kaldı. Haziran ayında 72. ve son sayısını çıkarıp, 6 yılı tamamlayarak yayın hayatına veda edecek.
KRİTER' in bitişi, Türkiye' nin AB ile ilişkilerinin nereye gittiğinin de bir işaretidir.
Avrupa ile ilişkilere ilgili - ilgisiz, dost - düşman herkese duyurulur.
AB' ye düşman olanlar, bu gelişmeden çok memnun kalacaklar.
Dostlar ise, sonradan, "Neden bize haber vermediniz?" demeyin!
Not: Dün 9 Mayıs’ tı. Şimdi merakla bekliyorum. Acaba Egemen Bağış’ ın dışında Avrupa Birliği gününü başka hatırlayan bir kurum oldu mu? Yarın bunun yanıtını sizlerle paylaşacağım.