Beş gün başka bir dünyada yaşadım...

Meğer Recep Tayyip Erdoğan’dan söz etmeden de yaşanabiliyormuş...

Meğer Kürt açılımının doğru mu, yanlış mı olduğu konusunda kavga etmeden, korkuyla Türk-Kürt sürtüşmesinin beklenmediği bir hayat da varmış...

Bayram tatilinden yararlanıp, eş dost bir grup olduk ve Kenya’ya gittik.

Bu yazıyı da son günümüzde yazıyorum.

Masai Mara ve Amboseli’de, tabiatın ortasındaki çadırlarda beş gün geçirdik.

Birazdan hareket edeceğiz ve bu akşam yine karşınızda olacağım.

Geri dönüyorum ve günlük yaşamıma yeniden başlayacağım diye memnun mu olmalıyım, yoksa şu anda karşımdaki manzarayı bir daha göremeyeceğimden dolayı üzüntü mü duymalıyım bilemiyorum.

Şu anda karşımda yemyeşil bir bir vadi var.

Göz alabildiğine uzanan bir yeşillik.

Biraz önce yanımdan, 7-8 çocuklu yabani domuz ailesi geçti. Başımı kaldırınca, birkaç yüz metre ötemde bir zürafa ailesi oynaşıyordu.

Beni en çok etkileyen yanı ise, sessizliğin sesini duyabilmekti.

Bilmem, siz hiç sessizliğin sesini duydunuz mu?

Afrika’da işte bunu duyabiliyorsunuz.

Ne otomobil, ne bağırarak konuşan insan sesi...

Ne TV, ne radyo, ne sokak sesi...

Kenya’da, milyonlarca hayvanın yaşadığı, tabiatın kendi kurallarının geçerli olduğu bir ortamda yaşamak insanı şaşırtıyor.

ÇİTA, GÖZ AÇIP KAPAYANA KADAR İMPALAYI ÖLDÜRDÜ...

Tabiat, hem çok güzel, hem de çok gaddar.

Yüzlerce impala, tam otlanırken birden duruverdi. Hepsi aynı anda bir yere doğru baktılar. Tehlike’nin geldiğini hissettikleri anlaşılıyordu. Jipimizin şoförü ayağa fırladı:

-Av var, çita avlanıyor, dedi.

Yüzlerce impala, denizden rüzgarın yön değiştirmesi gibi, aniden hareketlendiler ve bir yandan bir yana kaçmaya başladılar.

İşte o anda, çita bir ok gibi fırladı. Etraf birbirine girdi. Kuşlar uçuştu, zebralar kaçtı...

Av yaklaşık 30 saniye sürdü. Çitanın hızı 120 km’ye çıkınca, yavru impalanın hiç şansı kalmadı. Boynunu kaptırdı ve bir baş hareketiyle işi bitti.

Hepimiz bu manzarayı dehşetle izledik.

Herşey 1-2 dakikada müthiş bir sessizlik içinde tamamlandı.

Çita, nefes nefes kalmıştı. Yarım saat süreyle avının başında bekledi. Sürekli etrafına bakındı,. Meğer, civarda sırtlanlar varmış. Toplu halde saldırıp, avını elinden alabilirlermiş.

İmpala sürüsü ise, bu manzarayı bir süre seyretti. Sonra, yavruyu bırakıp yollarına devam ettiler.

Çita da, sırtlanların gelmediğine kanaat getirince, onu 3-4 gün süreyle tok tutacak olan yemeğini yemeye başladı.

Etrafta gerilim düştü.

Herkes günlük hayatına döndü.

ZEBRA YİYEN ARSLANIN KEYFİ...

Beş gün süreyle hayatımızda sadece hayvanlar vardı. Sadece onları konuştuk. Sadece onları izledik.

Sabah kahvaltısını, Mara nehrinin içinde uyuklayan hipopotamları (gergedan) izlerken yaptık. Çıkardıkları sesleri dinledik. Uyanıp, birbirleriyle oynaşan yavrular ve kayalar arasına girip, kendilerini fark ettirmeyen timsahlar...

Ben böyle manzaralara alışmış bir insan değilim. Gözlerim yerinden fırlamış şekilde, nefesimi kesip gördüklerime anlam vermeye çalıştım.

Gergedanlarla, timsahların kaçar kilo olabileceklerini tahmin etmeye çalıştım. Zaten aramızdaki en heyecanlı tartışma, “bunların arasına düşsek ne yaparız?” sorusundan çıkıyordu.

Bizleri umursamaz gözlerle izlediler.

Aynı şekilde, öğle yemeğine dönerken bir başka av olayı daha yaşadık...

Rehberimiz, sanki kokusunu almış gibi, bizim seçemediğimiz uzaklıktaki bir yeri işaret etti.

-Arslan, sırtlanları kovalıyor, dedi.

Yaklaştığımızda sahne korkunçtu.

Bir kaç saat önce avladığı bir zebra’nın yanı başında koskocaman yeleli bir arslan, yemeğini sırtlanlara kaptırmamak için, adeta nöbet bekliyordu.

Bir ara, sırtlanlar fazla yaklaşınca hareketlendi. Hepsi kaçıştı.

Gözümüzün önünde, o arslan zebra’yı büyük bir afiyetle yedi. Kıçından başladı, butlarından devam etti, barsakları ve ciğerlerine geldiğinde ben artık dayanamadım.

O gün yemek yiyemedim.

Ertesi gün, yine oradan geçerken, sırtlanlar zebradan kalan küçük parçaları paylaşıyorlar, arslan ailesi de karınları tok uyuyorlardı.

Yine herşey büyük bir sessizlik içinde bitmişti. Ardından, herşey normale döndü...

Baktım, diğer zebralar otluyor...

Yabani domuzlar, minicik yavruları peşlerinde bir yerden bir yere koşturuyorlar...

Filler, ağır adımlarla, nehir kenarına doğru yola çıkmışlar.

İmpalalar, etrafta o an için herhangi bir tehlike kalmadığını anladıklarından olacak, birbirleriyle oynaşıyorlar.

Tabiat, kendi kendini yeniliyor. Güçlü olan zayıf olanı avlıyor. Ancak karnı doyan, daha fazla yemek peşinde koşmuyordu.

Tam beş gün, işte böyle bir dünyada yaşadım.

Alışılmışın çok dışına çıktım.

O sıralarda benim hergün ilgilendiğim konularda ne gibi değişiklikler yaşandığını Recep Tayyip Erdoğan’ın neler yaptığını merak dahi etmedim.