Bu seyahati yapacağımı tahmin etmiyordum...

Fazla değil bu haziran ayındaki ameliyatımdan sonra bir daha ailemle uzun bir seyahat yapamayacağımı düşünmüştüm. İnsanoğlu zayıf düştü mü dünyaya bambaşka bakıyor. Hiçbir şeyin anlamı kalmadığına hükmediyor. Sonra, güçlendikçe diriliyor, eski günlere dönüyor. Ancak yine de herşeyi farklı görüyor.
Bende de aynen öyle oldu.
Ameliyat ve tedaviler sonrasında ayağa kalkıp güçlenince ilk işim, o “yapamayacağımı sandığım” seyahati gerçekleştirmek oldu.
Cemre, gelinim Caterina, oğlum Umur ve yeni favorim (torunum) Umberto Ali (Umi ) Birand. Daha birkaç gün önce ilk yaşına bastı . Eskiden torun delisi olanlarla alay ederdim. Şimdi onlardan beter durumdayım. Çığlıkları dahi rahatsız etmiyor. Neler neler yapıyorum, bilemezsiniz. Meğer torun sahibi olmak gerçekten bambaşka birşeymiş. Nedenlerini bir türlü anlayabilmiş de değilim.
Maldivler’e üç uçak değiştirip 12 saatte vardık.
Cennete geldiğimi sandım.
Yeşil bir deniz…Beyaz bir kumsal…Palmiye ve rengarenk çiçeklerle dolu büyük bir ada. Adı DİVA . 70 bungalov, 7 restoran. Önce yağmur mevsiminin sonuna geldiğimiz için korktum. Ancak pırıl pırıl bir havayla karşılaştık.
Kıpkırmızı bir güneş batışı… Boğmayan bir 30 derece…Garip sesli kuşların çığlıkları…Mercan denizinin dalgaları ve derin bir sessizlik… Ege’ye filan benzemiyor… Bambaşka bir dünya.
Bu yazıyı kumsalda yazıyorum. Yaşadığım güzellikleri de sizinle paylaşmak istedim. Sürekli politika, kavga eden insanlar, KCK ve Kürt sorununu tartışmaktan bıktım. Üstelik, yalancı bir gösterişle, nelerde dolaştığımı söylememek gibi bir kompleks de duymuyorum. Zaten bir hafta nedir ki? Kuş gibi uçup gidiyor. Üstelik, siz bugün bu yazıyı okurken, ben de iş başı yapmış olacağım.
Yine siyasi kavgalar, yine sorunlar, yine tedaviler…
Gerçek hayatı paylaşmaya başlayacağız.
İyisi mi, gelin bir günlüğüne başka bir dünyada dolaşalım.


Denizin altı Digitürk gibi...
Cemre ve Umur ile en büyük merakımız denizaltı dalışlarıdır.
Maldivler’de denizin altı, denizin üstünden de güzel. 1998’ de El Ninno kasırgasıyla ne yazık ki adaların etrafındaki mercan yapısı yanmış ve kararmış. Şimdilerde yavaş yavaş yeniden diriliyorlar. Ancak, balık yapısı hiç bozulmamış. Hani, Digitürk kanalı bazı radyo yayınlarında akvaryum içinde rengarenk balıklar gösterir ya Maldivler’de denizin altı da aynen öyle. İnanılmaz bir renk cümbüşü.
Dalmayanlar bilemez. Denizaltı apayrı bir dünyada yaşarsınız.
O koskocaman kaplumbağa yanı başımızdan geçerken korkmadım diyemem. Hele yavru köpek balıklarına veya kayaların içinden sadece kafasını uzatıp sert bakışlarla kaşları çatık sizi izleyen müren balıklarına ne demeli?
Bir an için herşeyi unutuyorsunuz ve bambaşka bir dünyada dolaşıyorsunuz. Sanki balıkları yağlı boya ile renklendirmişler gibi. Bu kadar canlı renge yer üstünde rastlamanız imkansızdır. Dikkat ettim, çoğunluğu Fenerbahçe renkleri taşıyorlar. Sarı lacivert boyanmışlar.
Hergün daldık ve belki de aynı balıkları defalarca seyrettik. Ancak insan bakmaya doyamıyor. Bir daha, bir daha seyredip durduk.
Buranın özelliliği, o dev balina köpek balıklarını barındırması. Köpek balığı deyince, korkmayın. Son derece uslu bir hayvan. Yeter ki şansınız olsun. Maldivlerin civarında 167’si yaşıyor . Hergün motorlar dolusu insan onları görmek için denize açılıyor. Benim şansım yaver gitmedi. Cemre ise, anne köpekbalığını yavrusuyla birlikte gördü. Seyahatin şanslısı o oldu. Biz, Umur ile başka balıklarla yetinmek zorunda kaldık.
Maldivler’in tek geliri turizm. Denizin üstünü ve altını satıyorlar. Ne yazık ki yavaş yavaş sular yükseliyor. Adalar batıyor . Eğer bir daha tsunami felaketi yaşarlarsa, yüzlerce adadan belki de hiçbiri kalmayacak. Bundan dolayı da en küçük çakıl taşına, en basit balığa gözleri gibi bakıyorlar. Bazı yerlerde üçer millik özel alanlar oluşturmuşlar. Ne avlanma yapılabiliyor ne de tekneler çapa atabiliyor. Zenginliklerini koruyorlar.
Bütün bu güzellikleri gördükçe, bizde dinamitle avlanan veya trol ile denizin dibini kazıyarak balık tutan katiller aklıma geldi. İnanılmaz biçimde hırslandım. Bizim denizlerimizde böylesine güzellikler yok, ancak hiç değilse balık nesli tükenmezdi.
Vatan hainliği sadece politikada yaşanmıyor. Denizlerin altını mahvedenlerin de vatan haini olduklarına bir defa daha karar verdim.


Ne siyaset var ne kavga...
Ne Türkiye’den ne de dünyadan tek satırlık haber almadan tam bir hafta süreyle yaşayabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu defa en olmayacak bir şeyi denedim. Cep telefonumu kapattım. Televizyonu açmadım. Zaten Hint Okyanusu’nun tam ortasındaki küçük bir adada gazete diye bir şey yok . Kimsenin merakı da yok . Politika konuşana rastlamadım.
Ooooh dünyalar varmış.
Arada bir meraklanmadım değil.
Acaba Ankara’da yeni bir gelişme var mı?
Erdoğan ile Kılıçdaroğlu yine kavga etmişler midir ?
Avrupadaki kriz ne durumda? Papandreu istifa etti mi, yoksa devam ediyor mu ?
Euro battı mı?
Bu sorular kafamdan geçince, hemen etrafıma bakıyordum. Palmiyeler, jakaranda dolu ormanlar ve derin bir sessizliği bozan, İstanbul da filan hiç mi hiç duymadığımız cinsten garip sesler çıkaran kuşlar…
Omuz silkip “ Amaan canım…” deyip öbür tarafıma dönüp elimdeki kitabı okumaya devam ediyor veya bomboş gözlerle yemyeşil denizi seyretmeyi sürdürüyordum.
Beynimin boşaldığını hissettim.
Bu rahat hayatımı iki olay bozdu. Biri, restorandaki Hırvat garsonun “Sizi dün akşam 3-0 yendik. Sağolun, sayenizde Avrupa finallerine kalacağız” demesiydi. Sempatik olmasa, bahşiş dahi bırakmayacaktım.
Diğeri de Van’daki yeni deprem ve DHA muhabirlerinin feci ölümüydü. Onu da hızla zaping yaparken CNN’de gördüm.
O zaman anladım. Nereye kaçarsanız kaçın, kötü haber sizi mutlaka bir yerlerde buluyor ve kendini gösteriyor.