Casillas kupayı kaldırınca içim sızladı...

VİYANA
Final seyretmek bambaşka birşey.
Son derece görkemli, son derece eğlenceli ve tabii heyecanlı.
Hele Coca Cola’nın şanslı davetlilerinden biriyseniz, hayatınız son derece kolaylaşıyor. Bundan önceki bir dünya kupası, bir de Yunanlıların kazandıkları Lizbon’daki Avrupa kupasına da davet etmişlerdi. Aynı şekilde çok eğlenmiştik. Zaten yıllardır hemen hemen aynı kişiler katıldığından dolayı, adeta özel bir gurup oluştu. Üç gün bol bol gülüp geri döndük... Darısı 2010 Dünya Kupası’nın başına.
Pazar akşamı çok içim yandı. Daha önce de yazmıştım ya, neler kaçırdığımızın farkında olmadığımıza dikkat çekmiştim.
Ah o kupayı, İspanyol takım kaptanı Casillas  kaldırdığı an var ya, işte o anda gözümün önünde Rüştü vardı. Kupayı kaldırmış. Binlerce taraftar çılgınlar gibi tezahürat yapıyor ve bizler de tribünlerde birbirimize sarılmış ağlıyoruz.
İspanya’yı bu yönden kıskandım, ancak Almanları yenmelerine de doğrusu sevindim. Zaten bizim Coca Cola gurubunun hemen tamamı (Ertuğrul Özkök hariç) Almanya’nın kaybetmesini istiyordu.
Kızgınız ya... Bizi yendiklerinden ve finali oynamamızı engellediklerinden dolayı cezalandırılmalarını istiyorduk ve oldu... Derin bir  “oh olsun...” dedik.
Farkındayım. Yazdıklarımın yine mantıkla veya futbolun gerçekleriyle filan hiç ilgisi yok. Ancak kendimi tutamıyorum. Tamamen hislerle dolu, içimden geçenleri sizlerle paylaşıyorum, o kadar.
Hisleri bir yana bırakalım, İspanya kupayı fersah fersah hakketti. Seyretmişsinizdir mutlaka. Almanları fena dövdü. Hiç yenilmeden kupayı aldı. Alman takımı yine nal topladı.
Finale biz çok rahat kalabilirdik.
İspanyollara karşı kazanır mıydık, bilemem. Pek kolay olmazdı herhalde. Ancak bizim takımın sağı solu belli olmadığından dolayı , yine de şansımız vardı.
Neyse artık yanmış köşk, kaybedilmiş zenginlik hikayelerini bir yana bırakalım ve kendi gerçeklerimize dönelim. Şu Avrupa kupası zaten ayaklarımızı çok yerden kesti. Şimdi yine yere basmasını öğrenelim.
Bugün savci, öbür gün de AKP görüşlerini açıklayacaklar ve saatin geri doğru sayması hızlanacak. Bırakalım İspanyollar, şampiyonluğun keyfine varsınlar,  bizler ise tatsız tutsuz, kısır döngümüze katılalım.

Önceliğimiz ne? laiklik mi, demokrasi mi?
Türk toplumu ikiye bölündü.
En temel tartışma konusu da, bu ülkenin önümüzdeki dönemlerde nasıl yönetileceği, laikliğin sınırlarının nerelere çekileceği ile ilgili.
Bir kesimimiz, laikliğin dünden bugüne nasıl uygulandıysa, aynı katı çizgilerde kalmasını, hiç değilse bazı esnemeleri görmezden gelerek yola devam edilmesini istiyor.
Laik sistem artık 1950-60’lardaki gibi uygulanmıyor.  Eski katılıklar kalmadı. İmam Hatip Okulları, türban takma modasının yaygınlaşması, tarikatların daha açıkça faaliyet göstermeleri, eski laik düzeni  önemli oranda değiştirdi.
Laik kesim, sınırların bugünkü yerde kalmasını, daha ileri götürülememesi için, adeta son mücadelesini yapıyor.
Üstelik, bu öyle bir mücadele ki, daha fazla gerilememek, tuttuğu yerleri kaybetmemek  için, gerektiğinde demokrasinin  veya hukukun bazı ilkeleri dahi gözardı edilebiliyor. Öncelik, tam anlamıyla laikliğin bugünkü haliyle korunmasına veriliyor.
Toplumun diğer bir kesimi ise, tam aksine, demokratik kuralları, temel özgünlükleri ön plana çıkarıyor. İşte bu çerçevede de, laik kesimin aksine, uygulamaların daha esnekleştirilmesine çalışılıyor.
Türban sadece üniversitelerde değil, her yerde kullanılmalı, tarikat faaliyetlerine tam serbesti getirilmesinde  ısrar ediliyor.
Anlayacağınız, dönüp dolaşıp temel soruya geliyoruz : Önceliğimiz nedir?
Önceliğimiz, demokratik kuralları, temel hukuk anlayışının orasını burasını değiştirip, farklı yorumlayıp, ne pahasına olursa olsun laik uygulamadan ödün vermemek mi olmalı?
Yoksa, demokrasi ve temel özgürlükler mi öncelikli olacak? Yani insanlar, istedikleri gibi ve kişisel tercihlerine göre mi giyinebilecek? Din unsuru serbestçe, kurallara bağlanmadan mı kullanılabilinecek?
Bu ikilemi çözebileceğimize inanmıyorum. Bu, zaman içinde ve kendi dinamikleriyle yerleşecek. Yeter ki, kavgalı veya kanlı olmasın...