Denktaş'a yapılan ayıp ötesidir

KKTC’nin kurucusu, ilk Cumhurbaşkanı, 50 yıl süresince Türkiye’yi sevmekten, Ankara’nın her istediğini yapmaktan başka hiçbir suçu olmayan Rauf Denktaş’ı, Kıbrıs TV’sinde izleyince içim yandı.
Utandım.
Ardından hem KKTC’nin bugünkü yöneticilerine, hem de Ankara’dakilere fena halde kızdım.
Ayıptır.
Rauf Denktaş’a böyle bir muamele reva görülmeli miydi?
Omuzlarımızda taşıdığımız, bizim tahrik edip adına “Türkiye’nin Milli davası” dediğimiz Kıbrıs sorununu, Türklük adına sırtlamış bir insanı bu duruma düşürmek yakışır mı?
“Geçinemiyorum” diyor.
“Borcum var...” diyor.
Eğer bunları böylesine açıkça söylüyorsa, deme ki bıçak kemiğe dayanmış.
Denktaş bu ülkenin bir “kahramanı”, bir “simgesi” dir.
Eroğlu mu, Erdoğan mı, yoksa Gül mü? Kim harekete geçecekse geçmeli ve bu durumu düzeltmelidir.
Bu olay ayıp ötesidir.


AB'den utangaç bir karne geldi...
Tam 13 yıldır Avrupa’dan karne alıyoruz.
Tam üyelik için aday olan her ülkeye bu karne verilir. Amaç, Avrupa Birliği’ne katılmak için gereken derslerde ne oranda başarılı bir performans gösterdiğinizi ortaya koymak.
Geçmiş yıllarda, bu karne konusu hepimizi strese sokardı. Günlerce gazetelerde tartışılır, iktidarlar karnedeki notlara göre alkışlanır ve ya eleştirilirdi. Karnelerdeki notlar da genelde, 2-3-4 ortalaması ile karşımıza çıkardı.
Bu yıl farklı bir karne geldi.
İçini açıp baktım ve şaşırdım.
Not ortalamamız, 10 üzerinden 4,5. Hani öyle bir ortalama ki, sınıfta kalmakla geçmek arasında bir nokta.
İçeriğine baktım, Avrupa Komisyonu’nun ne kadar zorlandığını gördüm. Bahadır Kaleağası’nın Radikal’deki yazısında değindiği gibi, “dengeler ve dengesizliklerin sıralandığı bir stratejik danışmanlık belgesine” benzeyen bir karne.
AB ile ilişkilerimizin resmini yansıtıyor.
Heyecansız.
Hareketsiz.
Notların arasında, Türkiye’yi kaçırmadan, müzakere sürecini yavaşlatma politikasını buluyorsunuz.
Utangaç bir rapor, diyebiliriz.
Utangaç, zira müzakereleri yavaşlatan taraf Avrupa Birliği. Hem müzakereleri yavaşlatıp, hem de Türkiye’yi yerden yere vurmak ayıp kaçacağından dolayı olacak, genelde Ankara’ya çiçek atılmış.
Bir tek, basın ve fikir özgürlüğü konusunda sıfıra yakın not verilmiş. Şimdiden rahatlıkla şuna dikkat çekebilirim:
AKP iktidarı, Avrupa ile ilişkilerde başına dert açıyor. Basın özgürlüğü giderek iktidarı sıkıştıracak. Alarm zilleri şimdiden çalınıyor.
Bakalım, hükümet bu sinyali alabilecek mi?


Hayatımız kavga (2)
Dün bu köşede günlük yaşamımızın önemli bir kesitinden söz etmeye başlamıştım.
KAVGA, artık içimize işlemiş bir hastalık. Herkes kavgalı. Herkes kavga ediyor. Üniversiteliler, aşiretler, bürokratlar...
TV’lerde kavgalı programlar, birbirlerini boğazına sarılanların tartışmaları daha çok izleniyor.
Anlayacağınız, toplum olarak kavgayı seviyoruz.
Böyle bir toplumda, ister istemez liderlerin politika yapışları da kavgaya dönüşüyor.
Dün, Erdoğan ile başlamıştım.
Bugün, diğer liderlerin polemikçiliklerine bakacağız.


Baykal kadar değil...
Benim için, son dönem siyasi liderleri arasında en polemikçisi, tartışmasız Deniz Baykal idi. Özellikle grup toplantıları, izlenmesi gereken birer polemik- kavga şaheseriydi. Baykal, sesini kullanması, nerede nasıl bir vurgulama yapması gerektiğini bilmesi, ne zaman vurucu bir cümleyi tekrarlayarak anlam yüklemesiyle, herkese nasip olamayacak bir yeteneğe sahipti.
Kılıçdaroğlu'nun sakin ve kibar bir kişiliği var. Sesinin tonu, kullandığı cümleler, eski İstanbul efendilerini andırıyor. Görüşlerinin de son derece ısrarcı, ancak kavgacı- polemikçi değil, daha çok uzlaşıcı ve mütevazı bir görünüşe sahip. Yürüyüşü, el sıkışması dahi inceliğini gösteriyor.
Kılıçdaroğlu, liderlik koltuğuna oturduktan sonra, sanki istemeyerek kavga-polemikçiliğe itilmiş gibi bir duruşu var. Bağırıp çağırmak, sertlik O’na yakışmıyor. Üstünden akıyor. Ancak, giderek de değişiyor. Yeni kişiliğini her geçen gün geliştiriyor.
En yetenekli yanı, kullandığı Türkçe.
Herkesin anlayabildiği bir dilde konuşuyor. Daha da önemlisi, iyi anlatıyor. İrticalen konuşmaya başladığında çok daha inandırıcı oluyor. Ne kadar sertleşse, sesini ne kadar yükseltse dahi, efendi kişiliği kalıyor.
Bu sıralamada ben Kılıçdaroğlu’nu ikinciliğe oturtuyorum. Ancak öte yandan da, CHP liderinin bu alanda çok hızla geliştiğini de söylemeden edemeyeceğim.


Liderlerin en serti...
Devlet Bahçeli de, normal zamandaki son derece sakin ve kibar görünüşü ile tamamen zıt bir görüntü verir. Çok terbiyeli ve kibardır. Kimseye karşı sesini yükseltmez. Buna karşılık, o da kürsüye çıkınca adeta kişilik değiştirir. İnsanı şaşırtacak derecede farklı bir lider konumuna girer.
Bahçeli’nin konuşmalarının büyük bölümü çok serttir.
Hem de öyle böyle değil.
Karşısındakini yerin dibine sokabilir. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz.
Genelde bağırarak konuşur. Sesinin kısılması pahasına, topluluklar karşısında, sözlerini vurgulamak yerine, ses tonuyla etkili olur. Ülkücülerin hoşuna gittiği için mi bilinmez, ancak bu sert yaklaşım önündeki metinlerden kaynaklanır.
Bahçeli’yi diğer liderlerden ayıran en önemli unsur, genelde önündeki metinleri okuması ve irticalen pek konuşmak istememesidir. Okuduğu metinlerde bazen vurgulama veya telaffuz hataları olsa dahi, olayın dramatik yapısına dikkat eder.
MHP seçmeninin bu sert konuşmalardan çok memnun olduğu biliniyor. Lider de, MHP’ye karşı saldırı kampanyaları örgütlendiğine inandığı için, sertliği elden bırakmamaya özen gösteriyor.
O da, teşkilatından ve seçmeninden bu sayede alkış alıyor.


Henüz kıvamına gelemedi...
BDP lideri Demirtaş, liderler sıralamasında arkalarda kalıyor.
Zaman zaman çok polemikçi yaklaşımlar sergilemesine rağmen, genelde üç büyüklerin gerisinde kalıyor.
Aslında söyledikleri sözler ateş gibi. Son derece önemli ve sert. Ülkeyi sarsan nitelikte konuşmalar yapıyor.
Ancak bağırmıyor ve fazla polemik yapmıyor.
Konuşmalarını irticalen yapıyor.
Kabul etmek gerekir ki, Türkçesi gayet iyi anlaşılıyor.
Demirtaş da, yavaş yavaş kıvamını tutturmaya başlayan liderler listesinde.