FB ve BJK'yı kurtarmak için Galatasaray'ı yakmayın...

Türkiye Futbol Federasyonu koridorlarından garip kokular geliyor.
Bu arada Başbakan’ın şike konusundaki sözleri bütün GS’lilerin tüylerini diken diken ediyor.
Henüz Demirören federasyonu bu yönde bir karar almış değil. Ancak, etrafta öyle laflar dönmeye başladı ki, sonuç şimdiden kendini gösteriyor. Demirören de Başbakan’ ın sözlerinin üstüne atladı ve “Yaşasın, Başbakan’ım ne de doğru söyledi” diye demeçler verdi. Herhalde Başbakan ile bir anlaşmaya varılmış ki, böyle konuşuluyor.
Buna göre, Futbol Federasyonu tüm Türk takımlarını Avrupa kupalarından 2-3 yıllığına çekecek. Bu şekilde, UEFA’ nın görmek dahi istemediği, FB ve BJK değil, üzerinde hiçbir kuşku olmayan GS de cezalandırılmış olacak. Trabzon da arada kaynayacak.
Kupalara katılmamaktan kaynaklanacak olan maddi zararlar da, herhalde devletin cebinden karşılanacak.
Kahraman Türkiye, Avrupa’ya meydan okumuş olacak.
Böylece GS’nin önümüzdeki yıllarda önü kesilecek, maddi ve manevi patlama yapması engellenecek.
Böyle bir haksızlık az ülkede görülür.
Bu arada, sayın Başbakanımız kusura bakmasınlar, ancak İngiltere örneği ile bizim durumumuz hiç uymuyor. Orada 39 kişi ölmüştü ve cezalandırılmak istenenler İngiliz seyircileriydi…
GS’yi açıkça harcıyorsunuz…
Başkalarının hatalarını ve cezalarını bir başkasıyla paylaştırıyorsunuz.
Olur mu böyle şey?
İnşallah bütün bu duyumlarım yanlıştır.


AB Parlamentosu'ndan bu defa farklı ses çıktı...
Avrupa Parlamentosu’ nun Türkiye ile ilgili yıllık “İlerleme raporu” Perşembe günü oylandı. Daha öncekilerle karşılaştırıldığında önemli değişiklikler var. İlk defa hemen hemen her grubun görüşü rapora yansıdı. En önemli başlıkları şu şekilde özetleyebilirim:
- Raporda en önemli vurgu adli reform ve basın özgürlüğü konularında. Eğer Adalet Bakanlığı’nın son paketi yayınlanmamış, Nedim ile Ahmet de serbest bırakılmamış olsalardı kıyametler kopardı. Bu iki gelişme parlamentoyu yumuşattı.
- Avrupa Parlamentosu şimdiye kadar, özellikle Ergenekon davasını desteklemiş ve bunun demokrasi yolunda önemli bir adım olduğunu vurgulamıştı. Şimdi de destek sürüyor, ancak yargılamanın hukuka uygun yürütülmediği belirtilmeye, alarm zilleri çalmaya başladı.
- Tutuklu gazeteciler konusu da sert eleştiri alıyor. Zaten başka türlü olması beklenemezdi.
- İlk defa herhangi bir şekilde “Ermeni soykırımı”yla ilgili değişiklik tasarısı verilmedi. Oysa şimdiye dek gruplardan biri daima Ermenilere sahip çıkardı.
- Raporda, Türkiye’ nin bölgede önemli bir güç ve uluslarararsı aktör olmasına dikkat çekiliyor ve AB Komisyonu ile müzakere sürecinin tıkanmasından duyulan rahatsızlığın altı çizildiği gibi, yine ilk defa Kıbrıs’a, müzakere başlıklarından bazılarına engel olduğundan dolayı eleştiri getiriliyor.
Her ne kadar Avrupa Parlamentosu’ nun raporları artık eskisi gibi etkili değilse de Parlamento sözü dinlenen başlıca kurumlardan biri. Bu gelişmeyi not etmekte yarar var.


Komutanlar damgalarını vurdu...
Geçtiğimiz hafta Andıç ve Balyoz davaları vardı. Bu iki davaya da iki komutanın tutumları damgasını vurdu.
Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, kendinden beklenen bir duruş sergiledi. Doğrusunu söyleyeyim , başından beri bu “Andıç” davasına benim aklım hiç mi hiç yatmadı. İddianameyi sağdan okudum olmadı, soldan okudum olmadı, varsayımlar dışında somut bir yere varamadım. Mahkeme mutlaka doğrusunu bulacak ve kamuoyu vicdanını tatmin edecek bir sonuca varacaktır.
Bu davanın en rahatsız edici yanı, eski bir genelkurmay başkanının teröre yataklık ettiği suçlaması oldu. Bu davayı daha açıldığı gün yaraladı. Başından beri, Başbuğ’ un terör örgütü lideri olarak suçlanmasına kimseler akıl erdiremedi. Genelkurmay Başkanı’nın (!), PKK ile birlikte iktidarı devirmeye teşebbüs ettiği iddiası son derece komik bulundu.
Olmadı; bu suçlamalar tutmadı…
Aynı durum Ergin Saygun için de geçerli.
Sorulan sorulara bakıldığında şaşırmamak elde değil. Genelkurmay 2. başkanı bir orgeneral olsanız ve “İstanbul’ daki Sinagog ve HSBC Bankası’ nın bombalanmasını siz mi yaptınız?” sorusuyla karşılaşsanız herhalde siz de yerinizden hoplarsınız.
Balyoz davası, özellikle bazı CD’ lerin sahte çıkması nedeniyle, giderek yaralanıyor. Bu iddianamedeki tutarsızlıklar herkesin ağzında.
Bu arada, Saygun’ un sağlığı açısından son derece önemli sayılan kontrolleri ve diyeti, daha şimdiden aksamaya başlamış bile. Oğlunun yaptığı açıklama çok tehlikeli bir gidişi işaret ediyor. Unutulmamalı ki, mahkeme sanık durumundakilerin sağlıklarından da sorumludur. Saygun’ a göz göre göre bir şey olursa, bunun manevi yükü çok ağır olur.


Hrant, devletin şehit ettiği bir insandır...
Kime şehit denir, kime denmez tartışması sürüp gidiyor.
Ulemaların karıştığı işleri bir yana bırakalım. Hrant Dink konusu apayrıdır. Hrant’ a bu devletin şehitlikten de çok daha büyük borcu vardır. Zira, Hrant’ ı bile bile ölüme göndermiş, Ermeni asıllı olduğu için gereken titizliği göstermemiştir. Bir açıdan, gerçek sorumlu devlettir. Ne doğru dürüst koruyabilmiş ne de komployu bilmesine rağmen harekete geçmiştir.
Kimseler alınmasın, “Şehitlik” üzerinden açılan tartışma da Ermeni düşmanlığı kokuyor. Bu çağda böyle bir yaklaşım kimselere yakışmıyor. Hele seçmenini tatmin etmek amacıyla yapılan bu konuşmalar sadece yeni yaralar açıyor.
Dink ailesinin devletten şehitlik yardımına ihtiyacı yok. Onların ve bizlerin asıl beklentimiz herşeyden önce, cinayetin gerçek sorumlularının bulunmasıdır.


Aaaa hala buradaymış!
Uzun zamandır ortalarda yoktu. Bizler de unuttuk gittik. Meğer ÖSYM başkanı Prof. Ali Demir sipere yatmış ve etraflarda hiç görünmemiş. Önceki gün tekrar su üstüne çıkınca farkına vardık.
Prof. Demir’ in herhalde en büyük şansı, Erdoğan tarafından atanmak ve Başbakan’ ın “Adamımı kimseye yedirtmem” ilkesine sadık kalmasıdır. Şöyle bir hatırlayın, arka arkaya öylesine potlar kırılmış, öylesine skandallarla karşı karşıya kalınmıştı ki, normal olarak bir siyasi lider, kurumun başındaki kişinin haklı olup olmadığına bakmazsızın başını alır ve işi kapatırdı. Başbakan tam aksini yaptı ve Demir’ e sahip çıktı.
Doğru mu yaptı bilemiyorum, ancak ÖSYM Başkanı’nın yeniden ortalarda görünmesi hepimize sürpriz oldu.


Gazetecilerimizi unutmayalım...
Neyse ki yaşıyorlar… Hatta iyilik haberlerini de aldık. Ancak yetmez. Adem Özköse ile Hamit Coşkun’ u bir an önce kurtarmamız gerekiyor.
Büyük gazetelerden birinin tanınmış yüzlerinden biri olsa, şimdiye kadar kıyametler koparırdık. Herkes ayağa kalkar ve kahraman meselaktaşlarımız için yürüyüşler yapılırdı. Oysa dikkat edecek olursanız, cılız seslerin dışında bir şey duymuyoruz. Kimse resmi girişim yapmıyor demiyorum. Yapılıyor, ancak yeterli değil.
Onları Suriyelilere bırakmayacağız.
Geri dönene kadar yetkililere hatırlatacağız.


Uludere ne oldu?
Bu soruyu sizler de kendi kendinize sormuyor musunuz?
Terörist diye 34 kişi bombalanarak öldürüldü.
Sonra da bir inceleme başlatıldığı açıklandı.
Başbakan’ ın eşi sayın Emine Erdoğan büyük hassasiyet gösterdi, taa oralara kadar gitti, insanlarımızın acısını paylaştı. Ailelere tazminatlar ödenmesi kararı verildi. Kıyametler koptu.
Ancak ortada sorumlu yok.
Kim araştırıyor? Bu ne biçim bir araştırma ki, aradan onca zaman geçmesine rağmen, hala ortaya doğru dürüst bir sonuç çıkabilmiş değil.
Sesimi duyanlar var mı?