Gerginse kesme, gevşekse germe...

Gerginse kesme, gevşekse germe...


Mayın uzmanları bu söylemi çok iyi bilirler.
Bazı mayınlar döşendikten sonra ipi de ayarlanır.
Eğer ip gerginse, kesmeye kalkmamak gerekir. Zira mayın patlar.
Eğer ip gevşekse, germemek gerekir. Mayını yine patlatırsınız.
Bu, Türkiye’nin ekonomik durumuna çok benziyor.
Ekonomi mayın gibi. Her an patlayabilir.
Ekonominin patlamaması için de, dış kredi ipleri oluşturuldu.
Bu ip gerilir ve ani bir sarsıntı yaratılırsa, dolar fırlar ve yeni bir krizin içine düşebiliriz. Gevşek olduğu zaman da, bir hata sonucu germeye kalkarsak, yine patlama ve yine bir krize girebiliriz.
Dış finans çevrelerinin en önem verdikleri, bu ipi mümkün olduğunca dikkatli kullanmak.
Yani, ne Türkiye’ye bol kredi akıtmak, ne de yeni bir krize yol açacak daha az krediyle yetinmek.
Dış çevrelerdeki en sık söylenen söz, "Türkiye’ye fazla kredi verirsek, Ankara hükümeti hemen rehavete kapılır ve programı unutup, gelen paraları çarçur eder" şeklinde. Buna inanmışlar ve kredi musluklarını fazla açmamakta kararlılar.
Korkuları da anlaşılır cinsten...
"Eğer para verirsek, zaten ağır olan borçları daha da artacaktır. Günün birinde ödeyemeyecek duruma düşebilirler. Bundan dolayı, borç oranını büyütmemek gerekir" diyorlar.
Diğer korkuları da, fazla germek ve yeni bir krize yol açmak. Böyle bir olasılıkta da Türkiye borçlarını ödeyemeyecek duruma girebilecektir. Bu ise, Uluslararası finans dünyasını sarsacak, Türkiye’nin ödeyemeyeceği borçları veren nice banka ve kurum ya çok sarsılacak veya iflas bayrağını çekebilecektir. Borsalar çökecek, Türkiye’deki kriz dünyayı sallayabilecektir.
Bununla karşılaşmamak için de, yabancı finans çevreleri "gevşek ipi germeyeceklerdir".

Programın riski, bu koalisyondur
Bu programın en büyük riski, Türk siyasi yaşamına yerleşmiş alışkanlıklardır.
Öylesine ince ayar yapılmış bir mayının üstünde oturuyoruz ki, en basit bir sallama, gergin ipi kesmeye kalkma veya gevşek ipi germe, fünyeyi ateşlemeye yetecek.
Uluslararası etkenlerden veya tabii afetlerden söz etmiyorum.
Bu tip dış olasılıklar daima vardır ve yapılabilecek bir şey de yoktur.
Benim dikkatleri çekmek istediğim nokta, Türk siyasetinin üreteceği tehlikelerdir.
Buna, "serseri mayın" gibi dolaşanların yaratacakları suni veya bilinçsiz kriz de diyebiliriz.
En hayati unsur, Ecevit’in sağlığıdır.
Başbakana birşey olması demek, koalisyonun dağılması ve dipsiz bir tartışma kuyusuna düşmemiz demektir. Kimin başbakan olacağı kavgasından tutun, yeni bir koalisyon pazarlığına kadar, mayınlarla dolu bir yola girileceği için, program tüm etkinliğini ve inandırıcılığını kaybedecektir. Dolar hemen fırlayacak ve fakirleşme sürecimiz hızlanacaktır.
Diğer kaygı, koalisyon ortakları arasında sorumsuz siyaset yapma, kendini gösterme amacıyla dil kavgası, Kemal Derviş’i kötüleme kampanyaları başlatmak.
Bunun en tipik örneği, Bahçeli’nin Ertuğrul Özkök’e anlattığı ve özrü suçundan beter olan Niyet Mektubu olayı. Seçmen tabanına şirin görünmek için "Valla Derviş bana niyet mektubunu göstermedi" dediğiniz zaman, Derviş’e kızılmaz. Bahçeli’ye dönüp "Kardeşim sen bütün kararlarını böyle mi veriyorsun. Okumadan mı imzalıyorsun. İnsanlar seni bu kadar kolay mı yanıltabiliyor" diye sorulur.
Ancak, böyle bir demeç bile o hassas dengeyi zedelemeye, hiç değilse Derviş’in koalisyon içindeki yerini sorgulamaya yeter.
Unutmamak gerekir ki, Derviş’in istifası Uluslararası finans çevreleri için "gergin ipin kesilmesi ve mayının patlaması" demektir. Batı dünyası için Derviş "programın uygulamasının güvencesi" olarak görülmektedir. Kimse Ecevit-Bahçeli-Yılmaz üçlüsüne para vermemiştir. Tüm krediler, Derviş’e güvenilerek açılmıştır.
İşte böylesine ince bir dengede yürümek zorundayız. Türk siyaseti gibi alaturkalığa, özensizliğe ve kabalığa alışmış bir ortamda, bu programı yaşatabilir ve gereken diğer yasaları da hayata geçirebilirsek, ilk defa ümitleneceğim.
Hadi hayırlısı...

Biz kendi derdimizle meşgul olduğumuz için, dış piyasaların IMF ile yapılan anlaşmayı izleyiş şekliyle pek ilgilenmiyoruz. Oysa, bu anlaşma batı finans çevreleri için son derece önemli. Zira, Bush yönetimi ilk defa, Türkiye-IMF anlaşmasıyla bir model değişimi getirdi.
2 Haziran günü, ABD hazine bakan yardımcısı
John Taylor’un da açıkladığı gibi, Bush yönetimi için Türkiye niyet mektubu bu yeni modelin somut ve ilk uygulamasını oluşturuyor.
Daha önceki IMF’in politikaları, ülkelerle genel ilkeler üzerinde anlaşma ve mümkün olduğu kadar da geniş kredi desteği verilmesi şeklindeydi.
Bush yönetimi bu yaklaşımı değiştirdi.
"IMF bir ülkede kriz çıkınca müdahele eder ve anlaşmasını krizi geçiştirmek amacıyla yapardı. Üye devletler de o ülkeye kredi vererek iflastan kurtulmasına yardım ederlerdi. Hastalığın temeline inilmezdi" diyen Bush yönetimi, IMF’i "iflastan kurtaran" değil, krizin nedenlerini ortadan kaldıran bir örgüte dönüştürme kararı aldı.
Bu tutum değişimi ilk defa Türkiye üzerinde deneniyor.
Taylor, Türk ekonomisini krize sokan yasaların değişmesi için bastırdıklarını, ayrıntılı bir takvimin bu nedenle saptandığını ve destek kredilerinin de kısıtlı tutulduğunu açıkladı.
Nedeni de, "ülkeleri, hastalıklarını düzeltmeye zorlamak" fazla kredi vermeyip reformlarla kendilerini tedavi etmelerini sağlamak.
"Hastalık sürdükçe yeni krizler çıkar ve bizim vergi mükelleflerimizden toplanan paralar boşa harcanır. Bunu önlemek istiyoruz" diyen ABD Hazine Bakanlığı, örnek olarak da, Rusya ve Endonezya başta, bir çok ülkeye açılan ve kaybolup giden kredileri gösteriyor.
Eğer Türkiye modeli başarılı olursa, IMF’in yeni yaklaşımı, kazaya uğrayacak diğer ülkelerede uygulanacak. Bundan dolayı bütün batılı finans çevreleri Türkiye’yi merakla izliyorlar.
Kısacası, kasap et derdinde, koyun can derdinde. Ancak itiraz edecek halimiz yok. Zira bu duruma biz kendi kendimizi düşürdük. Yıllardır almamız gereken kararları, iç politika nedenleriyle ertelememiş olsaydık, başımız dik yaşardık. Kendi hatamızla, dipsiz bir kuyuya düştük. Yukarı çıkışımız ancak kendi çabalarımızla olabilecek.