Gül gitti, Erdoğan'ın freni fena boşaldı...

Başbakan Erdoğan her geçen gün biraz daha keskinleşiyor, sertleşiyor.
Oysa, ilk karşılaştığımız Erdoğan böyle değildi.
Yine sert çıkışları olurdu. Arada bir dayanamayıp kavga ediverirdi. Ancak çok dikkatliydi. Her defasında, yanı başındaki Gül’ün adeta masanın altından elini tutup “Aman yapma” dediğini hissederdik.
O günler çok başkaydı. Yani 2003-2007 dönemindeki Başbakan farklıydı. Tüm parlamalarına rağmen, dikkatli adım atardı. Ben, sözünü ettiğim bu dönemde Başbakanı frenleyen, uzlaşılı davranmaya iten en önemli faktörün Abdullah Gül olduğuna inanıyorum. Başbakan’a “ Bu konuda hatalısın”diyebilen nadir kişilerden biriydi. Etkiliydi ve Erdoğan da onu dinlerdi.
Zaten bu sayede Avrupa Birliği’nden tarih alınabildi.
Zaten bu sayede kırılmalar yaşanmadı.
Yine aynı dönemde, Başbakan’ın etrafında bir de danışmanlar gurubu vardı. Danışmanlarına güvenir, dediklerini dinler ve uyardı...
Bir de bugünkü duruma bakın.
Başbakan herkesle kavga ediyor. Bilemiyorum, sanki hoşuna da gidiyor. Kavgadan besleniyormuş gibi bir hali var.
Gazetecileri paylıyor, aşağılıyor, toplumun artık medyaya güven duymadığını söylüyor. Bu yetmiyor, Doğan gurubuna karşı cihat ilan ediyor. Bırakın fikir özgürlüğünü, halkı Doğan gurubu gazetelerini almamaya çağırıyor. İnanılamayacak bir yaklaşımla ve göz göre göre Doğan gurubunu baskı altına alıyor.
Bunlar yetmiyormuş gibi, kendine son derece değerli destek veren gazeteci ve yazarları bile, en basit eleştirilerini duyduğunda hemen tersliyor, “ Yesinler seni, yazıklar olsun” laflarıyla hırpalıyor.
Basınla kavga yetmiyor, DTP ile kavga ediyor.
O bitiyor, muhalefete saldırıyor.
Avrupa Birliğini unutup gidiyor...Onu Obama’laştıran Kürt politikasını dahi değiştiriyor.
Anlayacağınız Başbakan Erdoğan değişiyor.
Bakıyorum, etrafı bomboş.
Abdullah Gül yok. Çankaya’ya çıktığından bu yana, artık günü gününe yanında değil. Elini tutup, farklı davranması gerektiğini söyleyemiyor. Artık eski danışman çevresi de yok. Kimseler birşey söyleyemiyor. Tepki göstereceğinden korkuyorlar.
Belki farkında değil, ancak AKP lideri artık Türk toplumunun önemli bir kesiminin dahi Obama’sı değil.
Gel de Abdullah Gül’ün arama.


Akreditasyon neden iptal edildi açıklanmalı
Türkiye’de her kurum kendi gazetecisini arıyormuş gibi bir hava var. Bir akreditasyon furyasıdır gidiyor. Asker akreditasyon yoluyla birilerini karargah dışında bırakır, Başbakanlık “kurallara uymadı” diye akreditasyon iptal eder.
Ben, gazetecilik hayatının 25 yılını dışarda geçirmiş bir insanım ve akreditasyonun dünyada nasıl uygulandığını çok iyi bilen bir kişiyim. Zira hayatım hep bu akreditasyonlarla geçti.
ABD ve Avrupa’da akreditasyon, ayrımcılık için kullanılmaz. Tek kıstas vardır: Gerçekten gazeteci olmak. Bunun için de, gazete veya TV yönetiminden istenen bir yazı yeterlidir.
O kadar ayrımcılık yapılmaz ki, soğuk savaş döneminde dahi NATO, Rus ve Varşova paktı muhabirlerini akredite ederdi. Beyaz Saray’a dünyanın dört yanından gazeteci girer. AB Komisyonu ve Konseyi de aynı şekilde açıktır. Oralarda, iktidarlara yakın gazetecilerin akreditasyonu iptal edilmez ancak, onlara farklı muamele yapılır. Buna negatif veya pozitif ayrımcılık diyebilirsiniz. Sempati duyulan gazetecilere özel brifingler verilir, atlatma haberler sızdırılır. Bu şekilde taltif edilir, diğerleri cezalandırılır (!) Ancak bu da çok ince bir uslupla yerine getirilir. Akreditasyon iptali çok nadirdir. Ya yüz kızartıcı bir suç işleyene ya da, casusluk veya bulunulan kuruma zarar verenlere iptal uygulanır.
Bizdeki gibi “muhalifleri cezalandırma kokusu yayan” bir uygulama yoktur.
7 gazetecinin akreditasyonunun iptal edilmesi konusunu Başbakanlık basın bölümü ile konuştum. 3 kıstasları olduğunu (1. Sarı basın kartı sahibi olmak. 2. Kurallara göre davranmak. 3. Başbakanlıkla ilgili haber yaparsan basın bölümünden de kontrol etmek, görüş almak.) ve 7 gazetecinin akreditasyonunun, bu kurallardan bazılarına uymadıkları için iptal edildiğine dikkatimi çektiler.
İşte bu hatalı bir tutumdur.
Akreditasyon iptali çok önemlidir. İnsanların kafasında soru işaretleri yaratır. Ya “muhalif haberler yazdığı için Başbakanlıktan uzaklaştırıldılar” sonucuna varılır veya bu gazetecilerin yüz kızartıcı ya da ağır bir suç işledikleri kuşkusu doğar. Her iki olasılık da toplumu yanlış noktalara götürür.
Yanlışlıkları önlemek için, mutlaka akreditasyonların neden iptal edildiklerini açıklamak gerekir. Böylece yanlış anlamalar çözülür. Eğer gerçekten, bu gazeteciler Başbakan’ın sinirine dokunduğu için dışlandılarsa, o zaman ayıbı kabul edip susmaktan başka çaremiz yoktur.


Genelkurmay: Kim Alevi, kim Sunni bilmeyiz
Dün bu köşe’de “Aleviler Genelkurmay Başkanı veya komutan olamazlar” diye yazmıştım. Bu, Aleviler arasında çok yaygın bir inançtır ve sık sık tekrarlanır. Bende yazımda bu inancı tekrarlamıştım.
Genelkurmay’dan aradılar ve “Biz kesinlikle böyle bir ayrımcılık yapmıyoruz” dediler. Muhatabım çok kesin ve net konuştu : “Bunu yapabilmemiz için, askerliğe ilk adım atılırken, ‘Alevi misin-Sünni misin?’ sorusunu sormamız gerekir ki, böyle bir soru yoktur. Kimse kimin ne olduğunu bilmez” dedi.
“Peki, bana Alevi bir Genelkurmay Başkanı veya komutan adı söyleyebilir misiniz” diye sordum, “Söyleyemem, zira dediğim gibi kimse kimin dini tercihlerini ne bilir, ne de sorar” diye yanıt aldım.