Gül, resmi ideoloji ezberlerini bozdu...

Cumhurbaşkanı dün tarihi bir konuşma yaptı.
Cumhurbaşkanlarına layık, toplumun sesini yansıtan bir konuşmaydı ve bu konuşmasıyla Devlet Adamı statüsündeki tırmanmasını sürdürdü.
Gül’ün söylediklerini ben “resmi ideolojinin ezberini bozdu” diye niteledim.
Herkes oradaydı.
Askerinden yargıya, politikacısından en üst düzey bürokratlara kadar , Devletin tepesinin gözüne sokarak konuştu.
Türkiye’nin önünü açan, çözüm yolları gösteren bir yaklaşımla karşımıza çıktı.
Kürt Sorununda bence en doğru saptamayı yaptı ve Pkk terörü ile Kürt Sorunu’nun birbirinden ayrılması gerektiğine dikkat çekti.
Yargıdaki tutuklama hastalığını vurgulaması , barajın düşürülmesini istemesi, daha çoğulcu, daha demokratik bir Türkiye’yi işaret ediyordu.
Gül, her geçen gün Çankaya’yı çok daha iyi dolduruyor. Bir Akil Adam konumuna oturuyor.


Bodrum'da bu gece fırtına esecek...
Bu gece Bodrum’da olmak için neler neler verirdim.
Öyle bir fırtına esecek ki, değmeyin gitsin.
Fırtına’nın nedeni, Burçun İmir ile Mete Belovakçı’nın üç gün sürecek olan evlilik eğlenceleri. Her ikisini de, CNN TÜRK’ün kuruluş yıllarından itibaren tanırım ve her ikisinin de başarılarını yakından izledim. Onca yıl birlikte çalıştılar, ancak başka denizlere açıldıktan ve aradan on yıl geçtikten sonra, birbirlerinden ayrılamayacaklarını anlamış olacaklar ki, şimdi harekete geçtiler.
Dün gece, Küçük Bük’teki Muhtarın Yeri'nde kına gecesi vardı.
Gürültüleri belki Bodrum sakinleri duymuşlardır.
Bu akşam yine Küçük Bük’teki Kardeşler Sitesi Plajı’ nda büyük olay yaşanacak.
Tüm sevdikleri davetli. Eğer siz davetli değilseniz, hemen Bodrum’u terkedin. Out’sunuz demektir.
Ayakta kalmaya hali kalanlar da, yarın sabah 12.00’de, yine Muhtarın Yeri'nde geceden kalanlar tedavi edilecekler.
Burçun ile Mete’nin dostu olmak kolay değil.


En hak edilen ödül...
Atilla Dorsay, geçen hafta, Altın Koza Film Festivali çerçevesinde, Yaşam Boyu Onur Ödülleri'nden birini aldı. Sahibine yakışan, en doğru, en yerindeki ödüllerden biri oldu.
Dorsay, yaşamı boyunca Türk sinemasının iyileşmesi için elinden geleni yapmış bir insandır. Daima olumlu yaklaşmış, daima yapıcı davranmıştır. Bazı eleştirmenler gibi “Ben” dememiş, tam tersine tevazuu elinden kaçırmamıştır.
Törende göz yaşlarını tutamamış.
Ne güzel bir histir bu ... Hakkettiğinizi bildiğiniz bir ödülü alırken, insan çok heyecanlanıyor.
Tebrikler Atilla Dorsay...


Kurtarın bizi şu vicdan azabından...
Herhalde Savarona yatı kadar, devlet mekanizmasının ne kadar abuk sobuk işlediğini gösteren başka bir örnek, Atatürk’ün ruhu çağırılarak, bu ülkeye vicdan azabı çektirilen başka bir gemi yoktur.
Gemi yıllar önce jilet olarak hurdaya çıkarılmış ve leş gibi bir kenara atılmıştı. Ne Atatürk, ne de O’nun orada geçirdiği kısa süre, devletin umurundaydı. Ne zaman ki, Kahraman Sadıkoğlu, Japon ortaklarıyla birlikte gemiyi 49 yıllığına kiraladı ve baştan aşağı yeniledi, Savarona birden bire kıymete bindi.
Atatürk gemiyi fazla kullanmamıştı. Öyle müthiş anıları da yoktu.
Ancak Savarona, Japonlar belki de yatırımın kötülüğünü görüp ayrılınca, durum daha da ciddileşti ve Savarona kısa sürede “Anıt Gemi” konumuna giriverdi.
Zaman geçtikçe, laik Türkiye’nin sembolü olmaya başladı.
Oysa Savarona ticari amaçlarla inşa edilmiş bir gemiydi. Ancak çok masraflıydı ve kiralanamıyordu.
Kahraman Sadıkoğlu da, sürekli para kaybeden bu geminin Devlet tarafından satın alınması için baskı yapar oldu. İster istemez, Anıt Gemi kavramının yaygınlaşması için özel çaba harcadı. Ne yapsın, elinde dev bir Beyaz Balina ile kalmış, para yetiştiremez duruma düşmüştü. Devlete satmaktan başka çaresi yoktu.
Ancak devlet, Sadıkoğlu’nun istediği parayı ödemeye yanaşmıyordu. Çok pahalı buluyordu.
Bu pazarlık yıllarca sürdü.
O süreçte de, askerler de duyarlık gösterir oldular.
10 Kasım’lar da ve 29 Ekim’ler de okullar dolaştırılmaya, özel törenler yapılmaya başlandı.
İşte bu karmaşa içinde, Sadıkoğlu bastırıyor, devlet direniyor, pazarlık sürüyor ve bu arada gemiye binen herkes sorgulanıyordu.
Nihayet, ünlü fuhuş olayı, bardağı taşıran damla oldu.
Laik medya ayaklandı.
“Atamızın yatağında fuhuş yapılıyor” saçmalığına kadar giden bir süreç başladı.
Şimdi de pazarlık başlayacak.
Sadıkoğlu, tüm masraflarını geri almaya çalışacak, Devlet ise ucuza kapatmaya çabalayacak.
Ne olacaksa olsun ve bu vicdan azabı artık bitsin.
Ya Savarona’yı gerçekten, Atatürk’ün ruhunun dolaştığı bir Anıt Gemi olarak niteleyelim ve parayı bastırıp müze haline dönüştürelim veya Savarona’yı kiralanmak üzere piyasaya çıkarılan bir turistik yat olarak kabul edelim ve o zaman da, kim ne yapıyor, kim kiralıyor titizliğinden vazgeçelim.
Adam günde 50 bin dolar verip kiraladığı özel yatta istediğini yapar. Ne Atatürk, ne de Türkiye’nin laik düzenini düşünür.
Kendi kendimizi komik durumlara düşürmeyelim.


BM, hangi Türk'ü seçeceğini biliyormuş
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Pakistan’a yapılacak insani yardımları koordine etme görevi için, Türk dış politikasının parlayan yıldızlarından birini seçti: Engin Soysal.
Soysal’ı yıllardan beri izlerim ve benim için ilerde, Dışişleri Bakanlığı müsteşarlığına en ciddi adaylardan biridir. Bugüne kadar ki kariyerine bakmak yeter.
İnsanın çok hoşuna gidiyor.
Uluslararası konumlu post’larda pırıl pırıl Türkleri görünce gururlanıyorsunuz.
NATO Genel Sekreter Yardımcılığına gelen Hüseyin Diriöz; Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü Direktörü Ahmet Üzümcü; Avrupa Konseyi Parlamenter Meclis Başkanı Mevlut Çavuşoğlu; UEFA’da yıllardan beri görev yapan Şenez Erzik ve daha nice niceleri, hepimizin göğsünü kabartıyorlar.


Mahmut Dikerdem'i anıyoruz...
Yarın, Mahmut Dikerdem’i kaybedişimizin 17'inci yıldönümü.
Bazı insanlarımız vardır, değerlerini öldükten sonra anlarız. Yaşadığı dönemlerde, özellikle resmi ideolojiye başkaldırdıklarından dolayı itilip kakılırlar.
Ancak, gerçek değerlerinden hiçbir şey kaybetmezler.
Mahmut Dikerdem, kendine özgü ve efsane bir isimdi.
Dışişlerinin en pırıltılı elemanı olmuş, 42 yaşında Büyükelçiliğe tırmanıp, en genç Büyükelçi olan kişi ünvanını kazanmıştı. 1970-80’lerin o kara dönemlerinde solculuğun vatan hainliği olarak görüldüğü günlerde başkaldıran bir Büyükelçiydi. Tüm baskılara direndi.
Büyükelçiliğinin keyfini sürüp, zengin bir hayat yaşamak varken, görüşlerini ön plana çıkarıp, Barış Derneği'ni kurup 12 Eylül’de hapishanelere girmesini bilmiş bir inanç adamıydı.
Mahmut Dikerdem’i bu toplum unutmamalı...


Myanmar (Burma) daki 700 şehit ne olacak?
Mayıs ayında Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde bir yazı çok ilgimi çekmişti: Baran Binboğa isminde 23 yaşında genç bir üniversite öğrencisi arkadaşları ile birlikte dünün Burma'sı, bugünün Myanmar'ında Thayet Myo ve Meiktila adlı bizden 9000 kilometre uzaktaki şehirlere gidip Türk şehitliklerini bulmuşlar. Burada yatanlar Birinci Dünya savaşında Filistin, Mezopotamya, Yemen’de İngilizlere karşı savaşmış ve esir düşmüşler. Vatanlarına geri dönemeden hayatlarını kaybetmişler.
Burada 700 kişinin yattığı söylenilmiş, üstünden yol geçmiş, ancak 118 adet mezar taşı oradaki camide hala duruyormuş. Şehitliklerden biri pamuk tarlasının ortasındaymış, hayal meyal "İbrahim Türk"diye bir isim bile okunuyormuş.
Derken bu hafta başka bir haber gözüme ilişti: I.Dünya Savaşında Osmanlı ordusunda savaşırken ölen 18 Yahudi için Yahudi cemaati Kadıköy'de sembolik bir "şehitlik" oluşturmuşlar. İçim nasıl cız etti anlatamam.
İnsan kıymeti demek buymuş diye düşündüm...
Myanmar'a herhalde akredite bir Büyükelçimiz vardır. Acaba Mayiıs ayında çıkan o yazıdan sonra bir şey yapması için talimat almış mıdır? Devletimiz ne düşünmektedir?
“Benim Osmanlım" "Benim Hanedan mensubum" diye cenazelerde saf tutan Bakanlarımız, acaba ne yapacaklar? Tabii oradan televizyon yayını yok, Mehmetçiğin kemikleri otoyola karışmış kime ne değil mi? Gözden ırak, televizyondan ırak, böylece de gönülden ırak...