Halı dükkanından milyarderliğe...

Bizde, para kazanan adam sevilmez. Mutlaka bir bit yeniği aranır. Başarılı bir iş yapamayacaksın, senden  iyisi yok. Adın “namusluya” çıkar.
Cumartesi günü, Hırvatistan’ın incisi sayılan Dubrovnik’te 220 odalı müthiş bir otelin açılışındaydık.  Sahibi, Fettah Tamimce. 38 yaşında, gencecik, güler yüzlü bir iş adamı.
Rixos’ların sahibi.
Türkiye’de 6, dünyada 7 Rixos var. (Kazakistan’da 2, Dubai, Viyana, Hırvatistan, Ukrayna ve Bahrein) Turizm ve inşaat şirketiyle birlikte yaklaşık 5 milyar dolarlık bir dev.
Dubrovnik’teki açılış muhteşemdi.
Son yıllarda seyrettiğim en güzel havai fişek gösterisi, Erol Evgin’in nefis konseri, Asena’nın dansı ve davetlileriyle göz kamaştırdı.
Hırvatistan’ın ve dünya turizminin önde gelenleriyle, Türk medya ve iş dünyasının en tanınmış isimleri oradaydı.
Otel, Dubrovnik şehrinin yanı başında, deniz kenarında, ancak kartal yuvası gibi, bir yamaca konmuş. 80 milyon euro’luk bir yatırım.  Herşeyi ile Türk. Çalışanı da, içindeki malzeme de Türk.
Türkiye bundan daha güzel temsil edilemez.
Bravo Fettah Tamimce’ye...
Üstelik, bugün geldiği noktanın hikayesini  Atasay’ın sabihi Cihan Kamer’den dinleyince, hayranlığım daha da arttı.
Van’lı bir aile’nin oğlu olan Fettah, 20 yaşlarında ailece yetiştikleri Antalya’da, turistlere yönelik  küçük bir halı dükkanı açar. Günlerden birgün dükkanına Ukraynalı bir turist gelir. Saatlerce hem sohbet eder, hem de halı seçer. Ancak iş hesaplaşmaya gelince, adam yanına para almadığını anlar. Tam alış-verişten vazgeçecekken, Fettah Tamimce “Al götür, ne zaman istersen öde” der.
Adam şaşırır. “Beni tanımıyorsun, nasıl güvenebilirsin?” diye sorunca, “Ben insan sarrafıyımdır. Siz bana bunu ödersiniz” yanıtı üzerine, 150 bin dolarlık halıyı alıp gider.
Tabii parayı öder, ancak en önemlisi, bir süre sonra geri dönüp Fettah’a “Ben aslında turizm  yatırımcısıyım ve seninle iş yapmaya geldim. Senin gibisini başka yerde bulamam” deyip, elinden tutup Ukrayna’daki ilk yatırımına ortak etmiş.
Ne ilginç bir hayat hikayesi değil mi?
İşte böylesine bir ortamda, o havai fişekler gökyüzünü aydınlatırken, baktım Van’lı Fettah Tamimce, gözleri dolu son eserini izliyordu.
Bizler de onunla gurur duyduk...


KKTC ve Türkiye için yüzkarası bir suçlama...
Bizim basında pek yer bulamadı, ancak Ahu Özyurt’un Washington’dan verdiği ve Milliyet’te gördüğüm bir haber  tüylerimi diken diken etti.
ABD Kongresi’nin Helsinki Komisyonu Kuzey Kıbrıs’taki kilise ve Rum mezarlarının yağmalandığını, tahrip edildiğini açıkladı.
Helsinki Komisyonu  son derece itibarlı, şu veya bu ülkenin propaganda aleti olmayan bir gruptur. Genel Sekreter yardımcısı  McNamara’nın açıklamaları yüzümü kızarttı.  KKTC’de 20 kadar kasabadaki kiliseleri rastgele ziyaret ettiğini ve tümünün yağmalanmış olduğunu, Rum mezarlıklarının harabeye  çevrildiğini belgelediğini belirtti.
Bununla kalınmamış,  Avrupa Parlamentosu’nun Türkler tarafından yağmalanan kiliselerin  restorasyonu için verdiği 500 bin euro’luk hibe de, KKTC ve Türkiye tarafından  reddedilmiş.
Bu haber üzerine, KKTC’den bir açıklama bekledim ancak göremedim. Belki yaptılar da, gazetelere yansımadı.
Herneyse, benim asıl beklentim, KKTC’nin bu konuda derhal bir soruşturma açması ve bırakın AP yardımını reddetmeyi, tam aksine kendi bütçesinden bu kilise ve mezarlıkları onarmasıydı.
Türklüğü yere göğe koyamıyorsak, İslamın en ilerici din olduğunu ileri sürüyorsak, buna göre hareket etmeliyiz.
Kiliseyi yağmalamak, mezarlık tahrip etmek, iptidai toplumlarda görülür. 6-7 Eylül olaylarında içimizdeki çürük elmalar ortaya çıkmıştı. Yerin dibine girdik, özürler diledik bugün bakıyoruz 6-7 Eylül’ü andıran manzaralarla karşılaşıyoruz.
Çok merak ediyorum, KKTC neden bu olayı görmezden geldi, 30 yıldır neden hiçbir adım atmadı?
Zira bu yağmalama haberleri yeni değil. 1974 askeri harekatından itibaren, yıllar içinde “müslüman Türk’ler” kiliseleri yağmaladılar, mezarlıkları dağıttılar.
Ne yazık...
Ne ayıp...
Ne kadar küçültücü bir olay değil mi?
Diğer bir merakım, küçücük Kuzey Kıbrıs bölgesinde yaşayan Türk kökenlileri  korumakla görevli 30 binin  üstündeki askeri gücün, bu Türklüğü küçük düşürücü bir olaya neden seyirci kaldığıdır.
Oysa TSK ada’da kuş uçsa haber alır. Birkaç olayda müdahale etse veya sorumlu olanları yakalayıp cezalanmalarını sağlasalardı, Türklüğün onurunu çok  yüceltirlerdi.
Bu duyarlıkları göstermedikleri sürece, yabancıların “barbar” nitelemelerine kızmayalım. Müslümanlığı hor görenlere tepki göstermeyelim.
Toplumlar, Uluslararası Camia’da hak ettikleri muameleyi görürler.
Ben yine de, KKTC’den bir tepki beklemeyi sürdüreceğim. Başbakan  Derviş Eroğlu’nun ve Cumhurbaşkanı Talat’ın bu olaylara seyirci kalabileceklerine inanmak dahi istemiyorum...