Haydarpaşa, asıl şimdi daha güzelleşecek...

Haydarpaşa Garı hayatımın en önemli yerlerinden biridir. Kadıköy İskelesi’nin yanından, karşıya geçip trene kayıkla geçildiği dönemlerden bugünlere, İstanbul’un en güzel simgelerinden biri olarak geldi.
Aradan geçen yıllarda ne yazık ki İstanbul nasıl devleştiyse, Haydarpaşa ve etrafı da aynı oranda berbatlaştı. Yanıbaşına, gemilerin yüklerini boşalttıkları koca vinçlerin çalıştığı, Ro-Ro'ların gelip konteynerleri alıp gittiği, gürültülü, çirkin bir görüntü yerleşti.
Gar deseniz, o da artık eski işlevini kaybetti. Sorarım sizlere bütün o bölgeye bir defa gidebildiniz mi? Hayır gidemezsiniz, zira oralara girilemiyor, dolaşmak imkansız. Oysa, İstanbul' un en güzel manzaralı, en hoş bölgesidir.
Şimdi bir proje hazırlanıyor. Gar dahil olmak üzere tüm bölge, otel-turistik tesis-müze- konaklama-kültürel faaliyet mekanları ve parklarla kaplı bir alana dönüştürülecek .
Hemen “HAYIR” demeye başladık. "Oraya dokundurtmayız. Tarihi bina öyle kalmalı, İstanbul' un silueti bozulmamalı" diye kampanyalar açıyoruz.
Kusura bakmayın, ancak bu her yeni fikre, her yeniliğe karşı çıkma durumunu ben kabullenemiyorum. Ortada daha kesin bir proje bile yokken, “OLMAZ” demeyi anlayamıyorum.
Haydarpaşa'nın dışı olduğu gibi tutulacak. İçininse bir bölümü müze, diğer bölümü lüks bir otel, restoran ve eğlence merkezine dönüştürülse bunun ne zararı olabilir ki?
Haydarpaşa'nın etrafındaki binalar, Gar’ın siluetini ezmeyecek, genel manzarayı değiştirmeyecekse bundan daha güzel ne olabilir?
Işıl ışıl parklar, müzeler, oteller, kültür merkezleri, müzeler mi istersiniz? Yoksa bugünkü gibi kimselerin giremediği pis ve gürültülü bir liman mı?
Gelin bırakalım şu “Hayırcılığı” da, asıl planın üzerine titreyelim. Herşeyi engellemek yerine, en iyisinin yapılmasını isteyelim.
Dünya değiştiği gibi, İstanbul da değişiyor. Hiç değilse en güzel şekilde değişmesini sağlayalım...


Zorla güzellik olmaz, ancak...
Hüseyin Çelik doğru bir saptama yamış.
Doğrudur, zorla güzellik olmaz.
Yıllardan beri yazılır, çizilir; Atatürk'ü koruma yasasının abuk sabukluğundan söz edilir, ancak kimse dokunamazdı. İnsanlar, “And” içmeden de, 19 Mayıs gösterileri olmadan da Atatürk'ü sever ve benimserse, işte o zaman bir lider yücelir ve sonsuza kadar yaşar.
Aynı durum dindarlık konusu için de geçerlidir.
Belki Peygamber efendimizi koruyan yasa yok, ancak öylesine bir mahalle ve aile ortamı var ki, farklı bir söz söyleyebilen anında afaroz edilebiliyor.
Önemli olan, insanları yasayla veya manevi baskıyla bir şeyleri sevmeye zorlamamaktır. Bırakın, isteyen istediği gibi yaşasın. İstediğine inansın, beğenmediğini eleştirsin.
Aşırılıklardan birini törpüleyelim derken, diğerine savrulmayalım.
Dengelerimizi koruyalım.
Türk toplumunun en güzel yanı, içinde her eğilimi, her görüşü eritebilme yeteneğidir. Yıllar içinde bozulmuş dengeler, şimdi bir ölçüde tekrar düzeltiliyor. Ancak tam düzeltelim derken, terazinin bir diğer kefesini tümüyle öbür yana sarkıtmayalım.
Eski hataları, ideolojinin adını değiştirerek tekrarlamayalım.
Ölçüyü kaçırmayalım.


Daha çok kadınlar daire alıyor...
Geçenlerde, Yalçıntepe Grup'un sahibi Mehmet Yalçıntepe ile yemek yedik. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Gözlemleri de son derece ilginç. Bunlardan birini hayretler içinde dinledim.
Acaba, fiyatları düşük olan küçük daireleri (Unutmayın ki bu daireler genelde yatırım için satın alınıan bir oda bir salon daireler) en çok kim alıyor dersiniz?
Yalçıntepe, deneyimlerini anlatırken, işte bu noktaya değindi ve "Daha çok genç kadınlar satın alıyor" dedi . Nedeni de son derece mantıklı.
"Evlenmemiş olanlar, evliliklerinde bunu bir güvence gibi görüyorlar. Ayrılırlarsa başlarını sokacak bir yer edinme çabası... Veya evlenirken ileride, kiraya verip aile bütçesine bir katkıda bulunması için alıyorlar..."
Bu saptama, toplumun nasıl hızla değiştiğini gösteriyor. Eskiden böyle bir şey düşünülemezdi dahi. Herşey evin erkeğinden beklenirdi. Şimdi ailenin her ferdi elini taşın altına sokuyor. Doğrusu da bu...


Başkasına olunca iyi, bize olunca kötü (!)
Bir alışkanlığımız var ki bir türlü üstümüzden atamıyoruz.
Sevmediğimiz şeylerle karşılaştığımızda, çok kızıyoruz ve adamları yerden yere vuruyoruz. Aynı kötü şeyler başkalarına yapıldığında alkışlıyoruz.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P ve Fitch'den söz ediyorum. Hatırlayacaksınız , Fitch bizim notumuzu düşürünce, Bakan Çağlayan fena halde kızmış ve "Fitch’liğini (Piç anlamında kullandı) yaptı" demişti. Aynı şekilde S&P'nin bizimle ilgili olumsuz raporları üzerine, adamları yerden yere vurduk. Ne “Taraflılıklarını” bıraktık ne de “Kötü niyetli” olduklarını.
Şimdi bakıyorum, aynı şirketler bu defa Avrupa ülkelerinin, başta Fransa olmak üzere beş AB üyesinin yıldızları söküyor ve bizim ekip alkışlıyor. Ne kadar doğru bir değerlendirme yaptıklarından tutun da, bu kuruluşların “Tarafsızlıklarına” kadar övgüler diziyoruz (!) .


Devlet sansürü Twitter'i öldürür...
Eminim, bizim sansürcü kafalar çok keyiflilerdir .
İstedikleri oluyor. Twitter, mahkeme kararı alan hükümetlerin bazı mesajların yayılmasını durdurabilmesini sağlayacak bir uygulamaya gidiyor. O kadar baskı altında kaldılar ki, kendilerini kurtaramadılar ve sonunda teslim oldular.
Başkaları ne yapar bilemem, ancak bizde neler olabileceğini çok iyi tahmin edebiliyorum. Resmi politikaya karşı çıkanlar karşılarında sansürü bulacaklar. İsteyenler ne Atatürk’ü ne dini ne de hükümeti eleştirebilecekler. Başka mecralarda seslerini duyuramayan “Muhaliflerin” burada da sesleri kıslıacak.
Böylece “Statüko” ve hükümetler istediklerini elde edecekler (!)
Yazıklar olsun...


RTÜK, Türkiye ile İran ve Suudi Arabistan'ı birbirine karıştırıyor galiba...
Radyo Televizyon Üst Kurulu giderek şahlanıyor ve giderek toplum mühendisliğine soyunuyor. En son incisi, Zeki Triko'nun ünlü mayo resmi. Lig TV'ye yapılan uyarı şöyle : "...Cinsellikle imgesi kullanılarak müstehçen algılara hitap edilmeye çalışıldığı düşünülen bu reklamda, kadının ürünün önüne geçerek meta olarak kullanıldığı ve sosyal sorumluluk ilkesinin gözardı edildiği düşünülmektedir...Bu reklamın yerleştirildiği yer ve zaman dikkate alındığında, izleyen genç izleyicilerin zihinsel ve ahlaki gelişimini olumsuz etkileyebileceği düşünülmektedir..." Vay vay vay...Bu ne kadar ince bir düşüncedir...Bu ne kadar derin bir analizdir... Kurul giderek namus jandarmalığına soyunuyor. Yakında dizilerin nasıl çekileceğine dair el kitabı filan da yayınlayacaklar. Sayın üyeler, burası Türkiye...İran veya Suudi Arabistan değil ...Galiba dünya görüşleri farklı ülkeleri karıştırmaya başladınız...


Aman bu siteye bir bakın...
Lise yıllarımda matematikten çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmedim. Hala geceleri matematik imtahanına giriyormuşum kabusu görür, kan ter içinde uyanırım.
Onun için 4-12 yaş çocukları için uygulanan Menar Abaküs Mental Aritmetik Eğitimi çok ilgimi çekti. Buna göre, asırlardır Çinlilerin kullandığı abaküsle çocuklar işlem öğreniyorlar, beyinlerini geliştiriyorlar. Bir süre sonra kağıt-kalemsiz en zor işlemleri kafadan yapabiliyorlar.
Nasıl mı? Seyhan Eğitim’den bilgi alabilirsiniz. (www.seyhanidealegitim.com.tr, www.menar.com.tr 0216 467 26 27)