İnat etmeyin, seçime gidin...

İnat etmeyin, seçime gidin...


Piyasaların nabzını biraz tutabiliyorsanız, ülkenin önündeki tarihi ve kritik sorunları (Kıbrıs ve AB) biraz görebiliyorsanız, alarm zillerini duymamazlık edemezsiniz.
Doların üzerindeki baskı giderek artıyor. Borsa sürekli düşüyor.
Bu iki işaretin ne anlama geldiğini küçük çocuklar dahi biliyor.
Şimdi kalkıp "Koalisyon arslan gibi ayakta duruyor. Zaten kararı Ecevit’e bıraktık. O ne zaman isterse, o zaman seçime gideriz" diyemezsiniz. Üstüne üstlük bu şekilde
10 ay daha (Nisan 2003’e kadar)
devam edemezsiniz. Zorlamaya da
artık hiç gerek yok.
Zira bu koalisyonun bugünkü haliyle Kıbrıs konusunda uzun vadeli politikalar üretecek, vizyona dayanan çözümler getirecek veya batı başkentlerini dolaşıp, Türk bakışını anlatacak ne hali, ne de niyeti var. Kıbrıs’ta hiçbir şey yapmadan nehri geçmeye çalışıyor. Böyle giderse, nehri bırakın derede boğulup yok olabileceğini bile düşünmüyor.
İyisi mi, erken seçime gidelim de, çözümü ertelemeyi siyasi bir gerekçeye bağlayalım. "Biz de çözüm istiyorduk, ancak ne yapalım ki, seçime gitmek zorunda kaldık" diyerek zaman kazanalım. "Kıbrıs Türktür ve Türk kalacaktır" gibi, hiçbir uluslararası pazarlıkta kullanılamayacak olan bir tezi savunmak yerine, her politikacının anlayacağı "erken seçim" gerekçesinin arkasına saklanmak daha akılcı olur.

AB işini de seçime yükleriz
Aynı şekilde, AB uyum yasalarını hemen çıkartmaktan da kurtuluruz. Zira idam olsun, ana dilde yayın ve öğrenim hakkı olsun, Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlayabileceğimiz konusundaki inancım giderek azalıyor.
Yüzümüze gözümüze bulaştırdık. İç politika yapma pahasına, güzel bir olanağı kullanamama noktasına giderek yaklaşıyoruz.
İyisi mi, bunları da erken seçim gerekçesine bağlarız. İdam cezasında ısrar eden, ana dil hakkını vermeyen, yani çağdaşlaşmak istemeyen bir ülke olduğumuzu dünyaya göstermek yerine, durumu idare ederiz. "Erken seçime gitmek zorunda kaldığımızdan dolayı, uyum yasalarını çıkaramadık" diye AB’yi uyuturuz.
İnanacaklarını hiç sanmayın.
Ancak, buna rağmen renk vermeyeceklerdir. Zira onlar da memnun olacaklar. Böylece, aralık ayı sonundaki Kopenhag doruğunda Türkiye’ye tarih verme zorunluluğundan kurtulacaklar. Hem de hiç risk almadan, kötü kişi olmadan bu sonuca erişecekler.
Kıbrıs’ı AB’ye tam üye yapacaklar, Türkiye ile müzakerelerin başlama tarihini en az 10-15 yıl ileriye atacaklar.
Türkiye, hem Kıbrıs’ta hem de AB’deki kayıplarının ne kadar olacağının farkına varmadan yuvarlanıp gidecek.

Ekimde bir seçim çok şeyi değiştirir
Ülkeyi bu durumdan sadece ekim ayındaki bir erken seçim kurtarabilir.
Ekonomi, Kıbrıs ve AB konularında yeni bir görev almış hükümet görev başına gelir ve yılbaşına kadar ki dönemde gereken adımları atabilir. Trenin son vagonuna ancak bu şekilde binebiliriz.
Aksi halde her şeyi unutun.

Bekliyor muydunuz? Hayır.
Milli takımın ilk turdan çıkabileceğine dahi inananımız azdı. Kendi kendimizi "Canım, Dünya Kupası’na katılmak bile onurdur" diye avutuyorduk. Teslimiyetçiliği, kendine güvensizliği sergiliyorduk.
Ne oldu?
Sadece tur atlamadık, çeyrek finale kadar çıktık. Hem de, karşı tarafla uğraşacağımıza, daha fazla kendimizle itişme pahasına bu noktaya geldik.
Demek ki oluyormuş.
Demek ki, kafamızdaki sınırları yıkıp, kalıpları kırıp, kendimize güvendik mi, yolun yarısını geçebiliyormuşuz.
"Büyük Türkiye" lafını sloganda değil, somut başarıya taşıdık mı bir anlam çıkıyor.
Aynı durum AB için de geçerli değil mi?
"Bizi zaten almazlar ki... Biz zaten yapamayız ki..." sözlerini bir yana bırakıp, kendimizi hedefe kilitlersek başarırız.
Haydi Türkiye...











DİĞER YENİ YAZILAR