Liderleri yargıla, ama anayasaya dokunma...

Bugünlerde yabancı gazetecilerin sorularıyla eğleniyorum. Aslında eğlenmekten çok, üzülüyorum. Hepimizin bildiği bir gerçekten söz ediyorlar.
"...Darbeci askerleri yargıya götürdünüz. Bu son derece önemli bir adım. Ancak bizim anlayamadığımız, darbecilerin kurdukları anayasa düzenini değiştirmeye yanaşmıyorsunuz... Bu çelişki değil de nedir?..."
Çelişkinin bundan daha açığı, daha büyüğü düşünülebilir mi?
Tam bir şark kurnazlığı ...
Önce Özal hükümetiyle başladı . Bir defa başbakanlığa oturdu ya, hiç oralı olmadı. Dahası da var. Cunta, partiler yasasını değiştirmişti ve daha demokratik bir duruma sokmuştu. Özal' ın ilk icraatı eskiye dönmek oldu... Baktı ki, yüzde 10 'luk baraj büyük partilerin lehine işliyor. Dokunmadı dahi. Kendi iktidarını garantiye alan tüm maddeleri korudu. Hepimiz de Özal'ı demokrasiyi geri getiren kahraman olarak alkışladık.
ANAP gitti, yerine Demirel, ardından da Çiller geldi.
Tam aksine "Ülke paramparça oluyor, PKK terörüyle demokrasi yürümez" dendi ve askerden daha da sıkı önlemler getirildi. Eh zaten, 28 Şubat kapıyı çalmıştı. Anayasada demokrasi gibi laflar etmenin hiç zamanı değildi.
Ecevit- Yılmaz-Bahçeli deseniz, onlar zaten eski toprak. Avrupa Birliği için, itiş kakış birkaç maddeyi değiştirmekle yetindiler.
Beni asıl en çok hayrete düşüren, “Demokrasi ve özgürlük” sloganıyla iktidar olan Ak Parti oldu.
Erdoğan istese, bu anayasayı 9 yıllık iktidarı sırasında değiştirebilirdi. Ancak o da birçok maddeyi kendine yonttu.
Bugün artık yolun soluna gelindi.
Şimdi kimsenin itiraz etmeye hakkı yok. Özellikle, demokrasi ve özgürlükler için mücadele veren muhalefet.
Yeni anayasayı parti politikasına alet etmenin fiyatı çok pahalı olacaktır.


İran ile bu oyun sürüp gidecek...
İranlılar ile bizim aramızda son derece önemli bir fark vardır.
Bizler, genelde Tahran'ın dediklerini olduğu gibi kabul etmeye meyilliyizdir. Biz derken, diplomatlarımızdan söz etmiyorum. Daha çok medya, bir kesim uzmanlar ve kamuoyundan söz ediyorum.
İran ise, kimseye inanmaz. Son derece kıvrak bir politika izlerler. Özellikle başta nükleer enerji olmak üzere, şimdi de Suriye konusunda, kararlar birkaç merkezde oluşturulduğundan, zaman zaman birbiriyle çelişen sesler çıkar. Bu ince politikayı bilenler alınmaz. Ancak biz alınıyoruz. Bizim için ülkenin patronu ne derse odur.
İşte geçen hafta Erdoğan ve Davutoğlu, İran'da herkesle konuştular. Muhataplarının da dikkatlerini çektiler. Türk kamuoyunun duyarlığından söz ettiler.
Her ikisi de memnun döndü. Hatta Davutoğlu, İran ile görüş birliğinde olmasalar dahi, birbirlerini anladıklarını söyeldi. Daha da ileri gitti ve birkaç hafta önce İran Parlamentosu Dış Politika ve Ulusal Güvenlik Komisyonu Başkanı Hüseyini İbrahimi füze kalkanı projesinden dolayı verdiği, Türkiye aleyhtarı sert demecin İran dış politikasını yansıtmadığını söyledi. Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi' nin söz verdiğini söyledi.
Önceki gün bir de ne görelim, bu defa İran İslami Danışma Meclisi Başkanı Ali Laricani açtı ağzını yumdu gözünü. Laricani, İstanbul’da yapılan “Suriye’nin dostları” toplantısının “İsrail’e nefes aldırmak için” yapıldığını” öne sürdü. “Katılan ülkeler eğer bölgedeki demokrasi için o kadar endişeliyse neden Bahreyn gib başka ülkelerdeki diktatörlüklere ses çıkarmıyorlar” diye sordu. İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Muhammed Kevseri de toplantıyı “Suriye’nin düşmanları” toplantısı olarak niteledi ve Türkiye’yi, “Emperyalizmin taşeronu” olmakla suçladı.
Bu defa biraz fazla olacak ki, İran’ın Ankara Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığı’na çağırılıp izahat istendi. Davutoğlu da İran adına, Türk kamuoyunu yumuşatmak için "Canım o kadar da ciddiye almayalım. Dışişleri Bakanı Salihi’yi aradım. İslam Cumhuriyeti adına yapılan bütün açıklamaların sadece Dışişleri Bakanı, Cumhurbaşkanı ve dini lider tarafından yapıldığını, diğer açıklamaların bir bağlayıcılığının bulunmadığını söyledi” demek zorunda kaldı.
Bunları anlatmamın tek nedeni var.
İranlılara alışalım. Çeşitli trapezlerde uçuyoruz. Yeter ki, bize atılan yanlış askıya atlamayalım.


Uyarı yetmez mi, illa ki yargıya mı gitmek gerekir?
Hacettepe Üniversitesi’nde çift kol ve çift bacak nakli yapılmış, ancak hem başarısızlıkla sonuçlanmış, hem de nakil yapılan hayatını kaybetmişti.
Sağlık Bakanlığı ayaklanmış durumda.
Hemen müfettişler yollanmış ve verdikleri raporda, "Ameliyatı yapan hekim ve nakillere izin veren konseyin kusurlu olduğu" sonucuna varmışlar.
Genelde müteffişler böyledir. "Aman cezanın en üst derecesini isteyelim, günah bizden gitsin. Bakanlık ne isterse yapsın" mantığıyla hareket ederler.
Bakanlık boş durur mu, hemen savcılığa suç duyurusunda bulunmuş.
Neden?
Evet bir can kaybedilmiştir, ancak dünyanın hemen her yerinde bu ameliyatlar son derece risklidir ve yine bu ameliyatlara risk alınarak girilir. Hem nakil isteyen alır, hem de doktor kadrosu.
Bakanlık kupkuru bir bürokratik yaklaşımla ortaya çıkmış durumda. Hiçbir esnekliği olmayan, doktorları korkutan “Mevzuat efendiyle” Hacettepe' yi şimdi yerden yere vuracak. Tüm iyi niyetleriyle bu işe girişen doktorlar, bin pişman tövbe edecekler. Gayet tabii, eline neşter alan istediği gibi nakil ameliyatı yapmamalı. Genel kurallara uymalı. Ancak kimse, Hacettepe ekibini ehliyetsizlikle, abartılı girişimlerle, insan hayatına önem vermemekle suçlayamaz.
Açıkça belli ki bir şanssızlık yaşanmıştır.
Dayak atarak, mahkemelerde sürüklendirerek doktorlarımızı teşvik etmek yerine açıkça körletiyoruz.