Meğer, Dink'in cinayetine göz yumulmuş...

Hrant Dink’in başına gelenler inanılacak gibi değil.
İlk dönemde fazla ihtimal vermemiştim.
Bu kadar ayrıntıya sahip olmadığımızdan dolayı, daha çok bir ciddiyetsizlik, koordinasyonsuzluk veya aldırmazlığımıza bağlamıştım. Çeşitli servislerin elde ettikleri bilgileri birbirleriyle paylaşma konusundaki isteksizliklerini, sorumlu durumdaki kişilerin önlem almamalarını, tamamen idari gevşekliğe bağlıyorduk.
Aman efendim, meğer işin içinde neler neler varmış.
Size burada ayrıntılı şekilde, kimin ne yaptığını yazacak ve anlatacak değilim. Merak ediyorsanız, günlük haberleri şöyle bir karıştırın göreceksiniz.
Eminim sizlerde hayretler içinde kalacaksınız.
Yazacaklarıma şaşırmayın…
Bugüne kadarki açıklamalar, alınan ifadeler ve davada ortaya çıkan gerçekleri bir araya getirdiğinizde, özetle şöyle bir gerçekle karşılaşıyorsunuz:
Hrant Dink’in öldürülmesi için hazırlıklar yapıldığını, Türkiye Emniyet teşkilatı çok öncelerden haber almış…
Sadece bununla da kalınmamış, ilgili yerlere bu bilgiler servis edilmiş…
Ancak, sorumlu durumdaki kişiler, yetkililer, Askeri ve Polis Müdürleri ya görmezden gelmişler veya görmek istememişler.
Ben buna ne derim biliyor musunuz ?
Bu yaklaşımın adı, Hrant Dink’i ölüme mahkum etmektir.
Şimdi göreceksiniz, aynı kişiler raporların somut olmadığından, hemen hergün bu tip ihbarlar aldığından, her ihbarın peşinden koşamayacaklarından söz edeceklerdir.
Hayır, Hrant Dink herhangi biri değildi. Farklı görüşleriyle ön planda ve heran böyle bir suikast girişimiyle karşı karşıya kalabileceği bilinen bir kişiydi. Hatta, bir vali yardımcısı tarafından uyarılmıştı. Şimdi kalkıp bu özürlerin arkasına saklanılamaz.
Peki ne olacak ?
Bu olayda, devletin büyük sorumluluğu vardır.
Devlet, şimdi kalkıp sahte üzüntü gösterilerine girmekle, sorumluları ayıplamakla yetinemez. İnsan kaybının bedeli yoktur, ancak T.C Devleti mutlaka bu ayıbını ödemelidir. Bu, kamu oyunun önüne çıkıp açıkça “özür dilemekten“,  yüklü bir tazminata kadar bir dizi yaptırımı  kapsayabilir.
Şimdi davanın sonucu bekleyelim.
Yargıdan gerçekleri ortaya çıkarmasını bekliyoruz. 
Türkiye, Hrant ’ın kanını yerde bırakmamalıdır.


TRT, dev bir projeyi engelliyor
Suna-İnan Kıraç Vakfı 200 milyon dolarlık bir fon ayırdı ve Tepebaşı’nda dev bir Sanat-Kültür Merkezi  yapmaya karar verdi. Avrupa’nın en büyüklerinden biri olacaktı. Dünya’nın en ünlü mimarı Frank Gehry bulundu, anlaşma yapıldı ve projeye imza atması sağlandı.
Bütün bunlar 3 yıl önce gerçekleşti ve 3 yıldan beri, Suna-İnan Kıraç Vakfı kelimenin tam anlamıyla “bin pişman oldu”. Şu sıralarda kimse hareket etmezse, proje noktalanmak üzere...
Nedeni de çok komik. Daha  doğrusu, ne kadar aciz durumda olduğumuzu gösteriyor.
Proje, Tepebaşı’ndaki o felaket çirkinlikteki  TRT binasının yerinde  ve önündeki alanda yükselecekti. İstanbul belediyesi bu araziyi verecek, TRT’ye de  başka biryer gösterecekti. Ancak gelin görün ki, TRT yılda ancak 3-4 defa kullandığı bu beyaz fili vermemek için elinden geleni yaptı. Belediye ile anlaşmamak için ayak sürüdü, işi uzattı ve sonunda 3 yıllık rekora imza attı. Genel müdür ile yönetim kurulu birbirine bakıyor... Belediye ile itişerek, bürokratik  engelleme yapıyorlar.
Ayıptır...
Yazıktır...
TRT yönetim kurulunda biraz vicdanı olan kişi yok mudur?
Suna-İnan Kıraç Vakfı,  bu 200 milyon dolarla İstanbul’da inşaatlar yapar ve bu parayı çok kısa sürede iki  misli gelire  dönüştürebilirlerdi. Aksini yaptılar. Bu ülkeye müthiş bir katkı sağlayacak bir proje gerçekleştirmek için yola çıktılar.
Bugün çok pişmanlar...
TRT yönetimi memnun olsun(!)

Kültür Bakanı olaya el koydu
Kültür Bakanı Ertuğrul Günay telefon etti. Kanal D’de ve medya’daki  Suna-İnan Kıraç Vakfı ile ilgili haberler üzerine harekete geçtiğini söyledi. “Başbakanla konuştum. Bu dosyanın harekete geçirilmesini istiyor.  Bizim bakanlığımız her ne kadar  direk olarak işin içinde olmasa dahi, konu kültür ile ilgili. Bundan  dolayı bir çözüm için  harekete geçtim ve taraflarla konuşmaya başladım.” dedi.
Günay, Belediye Başkanı, TRT Genel müdürü ve İnan Kıraç arasında üçlü bir toplantı yaptırıp sorunu çözmeye çalışacak. Bu arada Başbakan yardımcısı ve “2010 İstanbul Kültür Başkenti” projesinin sorumlusu Hayati Yazıcı da  İnan Kıraç  projesinin 2010 çerçevesinde mutlaka halledilmesini istiyor.
Bütün bunlar güzel hoşta birinin işi bitirmesi gerekli.  Yoksa sadece toplantı veya temasla daha yıllar geçer.
Hadi beyler, biriniz bu düğümü çözsün.