MHP meclis dışı kalmamalı...

Hemen her kesimde, Başbakan’ın özellikle MHP’nin elindeki kozları almak istediği ve 12 Haziran’da yüzde 10’luk barajı geçememesini sağlamak için çaba harcadığı konuşuluyor.
Erdoğan’ın bu şekilde, Ak Parti’nin milletvekili sayısını arttırabileceği ve “Yeni anayasa”yı TBMM’den geçirebilecek bir noktaya gelebileceği ileri sürülüyor.
Olabilir, ancak bu Türk siyasetinin dengeleri açısından, ne oranda sağlıklı bir yaklaşımdır?
MHP’nin bulunmadığı bir TBMM, ne oranda temsil yeteneğine sahip olur?
Milliyetçi oylar Meclis’e giremezse, ülkücüler sokağa itilmiş olmazlar mı?
Ülkücü gençleri bugüne kadar kontrol altında tutmayı başaran Bahçeli’nin, başka yapacak birşeyi kalmayacaktır.
Neresinden bakılırsa bakılsın, MHP mutlaka Meclis’e girebilmeli. Demokrasimizin ateşini yükseltmek istemiyorsak, MHP’siz bir meclis planlamayalım.

Kaset rezaletine bir son verelim...
Siyasette bel altı vuruşlarla kimse başarılı olamaz. Belki birkaç kişinin kellesini alabilirsiniz, ancak hedefinize varamazsınız.
MHP’yi hırpalamak için arka arkaya yeni görüntüler çıkıyor ve acıdır ki, hem siyasetçilerimiz, hem de medyamız, görmezden geleceklerine, işin üstüne gidiyorlar. Bu partiyi en can alıcı yerinden vurma oyunu oynanıyor. Özel hayatların kirli çamaşırları ortaya dökülüyor.
Hadi siyasetçilerin oy hırsını kontrol edemediklerini düşünelim de, medyada biraz etik davranmamız gerekmez mi?


Libya ikiye bölünüyor, Esad'dan ümit kesiliyor...
Ankara iki konuda çok sıkıntılı.
Suriye Devlet Başkanı Esad’ın tutumu karamsarlığı arttırıyor.
Tabii, Başbakan’ın sık sık söylediği gibi “Bekara karı boşamak çok kolaydır”.
Erdoğan, sık sık hepimize mantıklı gelen tavsiyelerde bulundu.
“...Aman halka ateş ettirme... Reformları bir an önce devreye sok...Toplumun beklentilerini karşıla...”
Herhalde Esad bu tavsiyeleri dinlediğinde , Erdoğan’a hak veriyordur, ancak sonradan kendi kendine “İyi hoş, ancak sen gel de benim yerime geçip bunları uygula...” diyordur. Etrafı eski tüfeklerle çevrilmiş bir durumda, kolaysa kıpırdansın!
Bir yanda, heryere hakim Baas Partisi.
Öte yanda, istihbarat teşkilatları, asker, gizli polis ve Esad ailesi.
İçinden çıkılması son derece güç bir yumak. Çıkarlar birbirine girmiş ve demokrasinin gelmesi durumunda, bu imtiyazlı kesimler kaybedecek .
İşte Esad’ın dramı bu ve bu durum Ankara’yı çok rahatsız ediyor. Ancak yapılabilecek birşey yok. Felaket günü bekleniyor.

Libya'dan da ümit kesiliyor...
Libya’nın durumu da hiç iç açıcı değil.
Erdoğan, son konuşmasıyla Kaddafi’yi boşu boşuna silmedi.
NATO öylesine kararsız bir durumda ki, bu şekilde devam edildiği taktirde, Libya ikiye bölünecek. Ülkenin batısı Kaddafi güçlerinin, doğu kıyısı ise muhalif güçlerin kontrolünde kalacak ve Kaddafi’nin erimesi veya pes etmesi beklenecek.
Bu da Ankara’nın işine gelmiyor. Başbakan ne kadar “Biz para peşinde değiliz” dese de Türkiye’nin çıkarı taraflardan birinin galip gelmesi ve 25 milyar dolarlık yatırımlarını tekrar işlemeye başlaması.
Ancak Ankara, kısa vadede bu beklentilerin gerçekleşemeyeceğini artık kabulleniyor.


Yeni bir İslam dünyası kuruluyor
Bin Ladin’in öldürülmesi, bir çok dengelerin değişmesine neden olacak. El Kaide şimdi, intikam saldırılarıyla hepimizi korkutsa dahi, uzun vadede organizasyon açısından gücünü kaybedecektir. Mutlaka bir liderlik yarışı yaşanacak, en büyük katliamı başaran (!) liderlik koltuğuna oturacak.
Ancak, İslam dünyası giderek değişiyor. Artık, kafa kesen, küçük çocukları intihar saldırılarına teşvik eden örgütlerden, özellikle El Kaide’den uzaklaşıyorlar. El Kaide’nin İslam’a verdiği zarara dikkat çekiliyor.
El Kaide artık İslam dünyasında out, demokratikleşme, daha fazla özgürlük anlayışı ise in.
İslam dünyası, Filistin’de yaşanan haksızlıkları, İsrail’i destekleyen ABD ve Avrupa’ya karşı duyduğu tepkileri, artık terörle değil, siyasetle gösterme sürecine giriyor.
İşte kurulan bu yeni dengede, Türkiye de yeniden kendine bir yer aramalıdır. Giderek demokratikleşecek olan Arap dünyası, Türkiye’nin çıkarınadır. Bu gelişim en çok İsrail’i düşündürmelidir. Türkiye de herhalde, İsrail politikasını yeniden gözden geçirme ihtiyacını hissedecektir.


Siyanür tehlikesine seyirci mi kalacağız?
Kütahya’daki olayı günlerdir okuyor ve izliyorsunuz. Gümüş ayrıştırmak için kullanılan siyanürlü suyun biriktirildiği dört havuz dolmuş durumda ve her an bir sızıntı yaşanabilir. Zaten havuzların en büyüğü, üretim arttıkça ek yapılarak yükseltilmiş. Yani bir çatlağın açılması çok kolay, üstelik bu maden deprem kuşağının üstünde.
Çevre Bakanı Eroğlu istediği kadar “Ben uzmanım, korkulacak bir durum yok, sızıntı görünmüyor” desin, kimseleri inandıramıyor. Gümüş fiyatları artınca, maden de üretimi arttırmış ve bugünkü noktaya gelinmiş.
Şimdi ne olacak?
Bu duruma seyirci mi kalacağız?
Zira bu havuzlar kurumuyor, yıllarca yaşıyor ve her an sızıntı ile karşı karşıla kalınabilir.
Bu ne demektir biliyor musunuz?
Bölgenin suyu ve bitki yapısının zehirlenmesi, doğal hayatın ölmesi demektir.