Middlesex Üniversitesine teşekkürlerimle...

İngiltere’nin en önde gelen Üniversitelerinden biri sayılan Middlesex, önceki günkü bir törenle beni onurlandırdı. Şimdiye kadar yüzlerce ödül aldım, ancak  Fahri Doktorluk benim için bambaşka bir anlam ifade ediyordu.
Avrupa Birliği konusundaki çalışmalarım ve Türkiye’nin AB’ye katılması için , kitap, makale ve Tv programlarıyla yaptığım katkılar nedeniyle verilen bu ödül, beni tahmin edemeyeceğiniz kadar heyecanlandırdı.
Türkiye’nin Avrupa kalitesine gelmesi ve Avrupa Birliğine tam üye olarak katılması için, gerçekten çok uğraştım ve sonuna kadar da uğraşmayı sürdüreceğim.
Zira bunun, gelecek kuşakların  daha iyi yönetilmeleri, zenginleşmeleri ve Türkiye’nin de 1 inci ligde oynayan bir ülke olması anlamına geldiğini biliyorum. Dünya ile barışık, dünyaya açılmış bir Türkiye düşlediğim için AB hedefini destekliyorum.
Perşembe günü İngiliz Başkonsolosluğundaki törende, ailem ve meslek yaşamımda kendime en yakın gördüğüm insanlar vardı.
Beni Middlesex ‘in dünyasıyla tanıştıran Dr.  M. Ali Dikerdem’e, Prof. Gerald MacLean’e, Üniversite yönetimine ve tabii yıllar boyunca beni destekleyip buralara getiren aileme ve de siz okurlarıma  büyük bir teşekkür borcum var. Bir başka teşekkür borcum da, son derece yoğun mesaisine rağmen zaman ayırıp tören sırasında telefonla beni tebrik eden Cumhurbaşkanı Sayın Abdulah Gül’e. Gül “Merak edilecek birşey yok. Türkiye tüm hızıyla Avrupa’ya yöneliyor” diyerek bu ödülün de içini doldurmuş oldu.

Bravo Ceylan...
Nuri Bilge’nin, Cannes film festivalinde “En İyi  Yönetmen” ödülünü aldığı, gayet soğukkanlı şekilde podyuma çıkıp, “Bu ödülü  benim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” demesi, harikaydı. O sahneye neresinden bakarsanız bakın güzeldi.
Cannes Film Festivali’nde ödül alması...
Vücut dili, konuşması ve sözleri...
Bu satırları milliyetçilik duygularıyla yazmıyorum. Bilge’yi çok keyifle seyrettiğim ve tebrik etmek istediğim için yazıyorum.
Dikkat edecek olursanız, bu tip ödüller artık “olağanüstü bir başarı” muamelesi de görmüyor.  Her yıl Cannes’e katılım artıyor.  Her yıl ödül alan bir Türk’ün heyecanı yaşanıyor. Bundan daha gurur verici ne olabilir ki...


Sonunda uyanıyoruz...
Bilmem dikkatinizi çekti mi ?
Yaz aylarıyla birlikte kıyılarımız yabancı bayraklı motorlar ve yatlarla dolup taşar. Büyük bölümü Amerikan bayraklıdır. Ancak sahipleri Türktür.
Peki neden ?
Neden böyle bir uygulama var ?
Tamamen Türk Maliyesinin dar görüşlülüğünden dolayı.
Hemen anlatayım: Yasalarımıza göre, Türk bayrağı çektiğiniz taktirde, aldığınız teknenin fiyatının yüzde 25’ine kadar vergi ödemekle sorumlusunuz. Eğer küçük sayılan 12 metrelik bir tekneyi 200 bin euro’ya aldınız ise, yıllık vergisi 40 bin euro’yu bulur.
Ancak, eğer aynı tekneyi yabancı bir offshore şirketi adına alır ve yabancı bir bayrakla kullanırsanız, vergi yoktur. Sadece, bağlı olduğunuz bayrak ve şirket ile ilgili olarak, yıllık 250-750 euro arasında değişen bir masrafınız olur.
Tabii bu durumda doğal olarak, vatandaşlarımızın çoğunluğu, yabancı bayrak altında tekne alıp Türk sahillerinde kullanıyorlar.
Uzun yıllar boyunca bu saçmalığın düzeltilmesi için uğraş verildi. Ancak maliyedeki bazı kafalar “zengin adamlar, tekne aldıkları gibi vergisini de versinler” dediklerinden dolayı, yabancı bayraklı tekneler arttıkça arttı ve Türkiye boş yere para kaybeder duruma girdi.
Nihayet, AKP’li Mehmet Domaç, bu garabeti düzeltmek adına harekete geçti. Hazırladığı yasa taslağı Meclise sevkedildi. Buna göre, Türk bayraklı teknelerin vergileri 200-1600 YTL arasına çekildi. Bu sayede, tekne sahipleri dışarıdan şirket satın almak ve parayı başka ülkelere ödemekten kurtulacak.
Bakın göreceksiniz, bu yasa çıkarsa kıyılarımızda Türk bayraklı tekne sayısı nasıl artacak. Mehmet Domaç  da, Türk tekne sahiplerinden büyük bir aferin hakketti.


1 milyon iyi insan aranıyor...
Kızılay, yeni bir kampanya başlattı.
Sloganını sevdim:
“Kanımızın yetmemesi kanımıza dokunuyor. 1 milyon iyi insan aranıyor...”
Türkiye’de ameliyatlarda, yaralanmalarda veya kan takviyesi gerektiren hastalıklardaki ihtiyaç, yılda 1,5 milyon ünite. Oysa 2007’de 600 bin gönüllü bağış yapmış.
Kızılay, 52 ilde 54 kan merkezinde 1 milyon ünite toplamak üzere kolları sıvadı. Aslında kana her birimizin ihtiyacı olabilir. Bunu düşünmek dahi, kollarımızı sıvamaya yetmez mi? (fazla bilgi için: www.kizilay.org.tr)

Şehit haberi, böyle hoyratça verilmez
Dünya üzerindeki en büyük acıların başında herhalde çocuğunuzu kaybettiğiniz ile ilgili haberdir. Allah kimsenin başına vermesin.
Hele bu haber, hiç beklemediğiniz anda karşınıza çıkıverirse…Hele daha kısa bir süre önce kollarınıza aldığınız dev gibi oğlunuzun vatan görevindeyken, kahpe bir kurşuna kurban gittiği haberiyse.
Bu haberi duymak yerine, oracıkta ölmek daha kolay olur.
Geçen hafta sonu gazetelerinde ve TV ekranlarında, eminin dikkatinizi çekmiştir.
Şırnak’ta şehit olan Hidayet Erdoğan’ın, Konya’nın Ereğli ilçesindeki ailesine haberinin verildiği an yaşananları bire bir izlemişsinizdir.
O ananın çığlığını duyunca, kanım dondu.
Bugüne kadar da, kendimi tuttum ve bir satır yazmadım.
Askeri makamlardan belki bir açıklama gelebilir, çok hata edildiğini, sorumlunun cezalandırıldığı söylenir, diye bekledim.
Çıt çıkmadı.
Şimdi bu acı görevi yerine getirmekle görevli olan askeri yetkililere bir çift sorum var.
Sizler, şehit ailelerine hep böyle mi haber veriyorsunuz ?
Sokağın ortasında, çoluk çocuk arasında, hemen yanı başınızda çekim yapan bir kameranın önünde mi,  analara babalara, başlarına gelen felaketi tebliğ ediyorsunuz ?
Gerçekten çok merak ediyorum.
Eğer doğruysa dahi , emin olun, inanamayacağım.
Kameraya dönüp, neden  “kardeşim neden bunu çekiyorsun? Acılı bir ana’ya bu kadar hürmetin yok mu” denmemiş ? Yoksa, TV’lerde yayınlanmasından gizli bir keyif mi alınmış?
Eğer bir tahkikat yapıldı ve sorumluların dikkati çekildiyse de bilmek istiyorum. Zira, bu mekanizmanın nasıl işlediğini bilmek bizim hakkımızdır.
Bir notta, kendini vatan sever gören, şehitlerin dökülen kanlarını yerde bıraktırmadığı iddiasıyla tozu dumana katan bazı kanal yöneticilerine. Sırf reyting için, annenin o çığlıklarını ekranlarında , uzun uzun ve tekrar tekrar akıtanlara. Sizleriniz yaptığı da, o kadar ayıptır.


Baba Gündüz efsanesi...
Bizim kuşağın spor dünyasında  efsane isimler vardı ve bunların başında da GS’ın Baba Gündüz’ü gelirdi.
Futbol, büyük şöhretler  yaratır, ancak bir bölümüyle  karşılaşmamanız daha iyidir. Hiç değilse, rüyalarınızdaki o şöhretin gerçek yüzünü görüp büyük bir hayal kırıklığına uğramazsınız.
Baba Gündüz, bidon şöhretlerden biri değildir. Konuşmasıyla, tutumuyla, duruşuyla ve oyunuyla, insanı hemen etki alanına alan bir kişiliği vardı. Mehmet Emin Kunt’un, Maviağaç yayınları tarafından çıkan Baba Gündüz kitabını, işte bu nedenle, hararetle tavsiye ederim.


Emre Ulaş'ın Gaste'si...
Gazetecilerin, diğer gazetecileri alaycı bir dille veya karikatürlerle iğnelemeleri, genelde kavga veya hakaretle sonuçlanır.
Emre Ulaş’ ın GASTE’si (www.resmigaste.com)  bu açıdan bir ilk. Bel altı vurmadan da insanlar hınzırca tii’ye alınabiliyormuş. Bayıldım doğrusu...

   

DİĞER YENİ YAZILAR