Sovyetler dağıldı işler karıştı

Berlin duvarının devrilmesi ve Sovyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması döneminden kalma, hiç unutamadığım bir anım vardır. İlk duyduğumda önemini o kadar anlayamamıştım, ancak zaman içinde, herşey gözlerimin önünde cereyan etti ve o sözlerin ne kadar doğru ve önemli olduğunu bizzat gördüm.
Moskova’da Milliyet’in bürosunu (1983) açtığım dönemde, SSCB Dışişleri bakanlığında Türkiye-Kıbrıs-İran dairesinin başında Safrancuk adlı bir genel müdür vardı. Uzun yıllar tanışık kaldık. Sonra, SSCB’nin son günlerinde (89-92) tesadüfen karşılaştık. Emekli olmuştu. Hayatını verdiği imparatorluk yıkılıyordu. Kendi geleceğinin de tehlikede olduğunu görüyordu.
“Birand, dediklerimi unutma. İlerde  beni hatırlarsın” dedi ve “SSCB’yi yıkmak için, sizler çok uğraştınız. Bizim yöneticilerimizin beceriksizlikleri sayesinde de başardınız. Pandoranın kutusunu açtınız. Ancak ilerde, özellikle  Türkiye gibi ülkeler üç nedenle pişman olacaklar. Bir, tümüyle Amerikan hegemonyasının atına girecekler. İki, etnik kavgalar başlayacak. Üç, din unsuru ön plana çıkacak ve  uluslararası ilişkileri etkileyecek.”
Safrancuk’un bu sözlerini hala hatırlarım.
Ne kadar doğru bir öngörüde bulunmuş.
Ne kadar haklıymış.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o dönem dünyasının, bugüne oranla daha dengeli olduğunu görmüyor muyuz?
Amerika her istediğini yapıyor mu? Türkiye dahil  herkes Amerikan hegemonyasına girmekten başka çareleri kalmadığını görmüyor mu?  İki kutuplu bir dünyanın, bizim gibi ülkelere daha fazla bir seçenek verdiğini hatırlayıp hayıflanmıyor muyuz?
SSCB’nin yıkılmasından sonra, etnik başkaldırıların artışını hep birlikte yaşamadık mı? Önümüzdeki dönemde bu başkaldırıların daha artacağını hissetmiyor muyuz?
Din unsurunun dünya politikasına damgasını vuruşunu izlemiyor muyuz?
Uluslararası ilişkileri ne zaman düşünsem, yakın bölgemizdeki gelişmeleri incelesem, aklıma hep Safrancuk gelir.
Soğuk Savaş döneminin koşulları bambaşkaydı.
Komünizme karşı amansız bir savaş verdik.
Büyük bölümümüz, bilinçsizce hareket ettik.
Neyin ne olduğunu anlayamadan, gözümüz kör, politikaların peşinde koştuk.
Şimdi geldiğimiz noktaya  bakın.


Allahın mesajını kullanan politikacı artıyor
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra oluşan Uluslararası düzenin en çarpıcı yanı, din unsurunun ön plana çıkmasıydı.
İlk önce yeşil bayraklar görüldü. Ancak  bu  bayrakların  açılmasının arkasında Amerika vardı. 1980’lerin başında, Afganistan’da Taliban’ı yarattı. Ülkeyi işgal altına alan  SSCB’yi vurmak için, para döktü ve sonunda amacına ulaştı. Ruslar pes ettiler, ancak Amerika yarattığı canavarın  bir süre sonra sahibine saldıracağını hesaplayamadı.
Yeşil bayraklar, Afganistan’dan sonra dağılan Yugoslavya’da, Çeçenistan’da ve Orta Doğu’da dalgalanmaya başladı. 11 Eylül olayı ile en üst noktasına ulaştı.
Sadece yeşil bayrak değil,  Yahudi köktendinciliği ve Bush yönetiminin dine yaklaşımı da Hristiyan bayraklarının  çekilmesine yol açtı.
Artık öyle bir noktaya gelindi, Uluslararası ilişkiler din söylemiyle karışıyor. Din, alınan kararları etkiliyor.
Bu da yetmiyor, Allah ile konuşup mesaj alan liderler ön plana çıkıyor.
Başkan Bush, Allah ile mesajlaştığını hiç saklamıyor. Aldığı mesajlardan nasıl etkilendiğini söylüyor. Başkanlık yarışında  bile din ön planda işleniyor. Pakistan’ın durumu ortada... Irak, dini sınırlar içinde paramparça. Siyasi İslamın bayrağı heryerde dalgalanıyor.
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da aynı  şekilde, ülkesinin nükleer  politikalarını, Allah’tan gelen mesajlarla oluşturduğunu söylüyor.
Avrupa gibi laik ülkeler topluluğunda dahi, din unsuru giderek ön plana çıkıyor.
Hem İslam, hem de Hristiyan dünyası giderek muhafazakarlaşıyor. Ne kadar aksini iddia edersek edelim, dinler çatışması yaşanıyor.
Bu gidiş, daha uzun yıllar sürecek gibi görünüyor. Nerede ve nasıl durulur, bilinmez. Bilinen bir şey var ki, o da, SSCB’nin dağılışının hepimize çok pahalıya mal olduğu ve daha uzun süre canımızı yakacağıdır.