Tekrar ediyorum: AB'den vazgeçemeyiz

Neydi o günler…
Dışımızdaki sorunları dahi çözmeye çalışıyorduk.
Bölgede düzen kuran ülke durumuna girmiştik.
Esad’ın Suriye’sini kucaklamış, adeta tek ülkeye dönüşmüştük.
Mübarek’in Mısır’ı ile ilişkiler patlamıştı.
Kaddafi’nin Libya’sında da büyük yatırımlara imza atıyorduk.
Netanyahu’nun İsrail’ine haddini bildiriyorduk.
Başbakanımızın posterleri Arap ülkelerinin sokaklarını süslüyor, her yerde bayrağımız dalgalanıyordu.
Orta Doğu’da herkes Türk modelinden söz ediyordu.
Körfez ülkeleri dahil olmak üzere, Türkiye’nin bu yeni yaklaşımı müthiş bir yatırım ve ticaret artışını da beraberinde getirmişti. Dış politikasıyla kendi nüfuz bölgesini genişletmişti.

Avrupa Birliği'ni unutmuştuk
Bu arada Avrupa Birliği’ni filan da unutmuştuk.
Gündemimizde yoktu. Zaten Avrupa da kendi kendini kurtarma yollarını arıyordu. Onların da bizi görecek halleri yoktu.
Öyle bir ortama girmiştik ki sanki AB’den vazgeçsek dahi, etrafımızda oluşturduğumuz bu yeni düzen bize yetecekmiş gibi hissediyorduk.
Ardından “Arap Baharı” başladı.
Türkiye’nin o ana kadar kurduğu düzenin parçaları ardı ardına yıkıldı.
Ne Mübarek kaldı ne Kaddafi. Esad Ankara’nın tavsiyelerini dinlemeyip kendi bildiğini okuyunca, bu defa Suriye ile de ilişkiler bozuldu.
Sadece önemli komşularımızda değil, bölgedeki her ülkede bir korku doğdu.
Türkiye de bu yeni durum karşısında yeni bir politika arayışına girdi.
Diktatörlerin devrilmesi ve yerine demokrasinin gelmesi, uzun vadede Ankara’yı rahatlatacak bir gelişmeydi mutlaka, ancak sonrasını kimse tam olarak hesaplayamıyordu.
Artık biraz da gerçekleri konuşalım.
Yeni seçenekler yaratmak, tek kaynakla yetinmemek ve heyecan rüzgarları estirmek güzel şeydir. Toplumların çok hoşuna gider. Hele bazı Avrupa ülkelerinin Türkiye’yi dışlayan tutumlarını da bu manzaraya eklediğiniz zaman, kamuoyunda başka limanlara açılma isteğinin artmasını normal görmeniz gerekir.

Gerçekleri görelim
Güzel de, rakamlara baktığınızda karşınıza çok farklı bir resim çıkıyor.
Bu resim, 2010 yılında Türkiye’nin toplam dış ticaretinin %42’sinin, ihracatının %46’sının, ithalatının %39’unun; keza Türkiye’ye gelen toplam doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının %75’inin, yani ülkenin zenginleşmesi ve ekonomik gücünü artırması için gereken kaynakların, Avrupa Birliği ülkelerinden geldiğini ortaya koyuyor.
Yani, gerçekleri gösteriyor.
İstediğimiz kadar yeni ilişkiler kurabiliriz. Yeni limanlar arayabiliriz. Yeni piyasalara açılabiliriz. Ancak, bu verilerin gösterdiği gerçeğe sırt çeviremeyiz. Avrupa Birliği’nin, hangi açıdan bakarsanız bakın, vazgeçilemeyecek kadar önemli; son derece istikrarlı ve zengin bir pazar, bir ortak ve bir ittifak bölgesi olduğunu reddemeyiz.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye sınıf atlatma kapasitesinin, tüm Orta Doğu ülkelerini bir araya getirseniz dahi, çok daha fazla olduğunu görüyorsunuz.
İyisi mi, gelin gerçeklere gözlerimizi kapatmayalım.
AB’yi silip atma lüksümüzün olmadığını görüp, buna göre hareket edelim...


AB'de Türkiye imajı giderek değişiyor...
Son dönemde en çok dikkatimi çeken nokta, Avrupa Birliği’nde Türkiye ile ilgili havanın giderek değişmeye başladığı. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyon ve Konseyi’ni çok yakından izleyen yetkililer, bu değişimi açıkça anlatıyorlar.
Değişimim bir kaç nedeni var:
- En önemli unsur, Türk dış politikasının Avrupa ile son derece uyumlu bir aşamaya girmesi. Özellikle Suriye ve NATO radar ağı konularındaki tutum çok alkış topluyor.
- Diğer bir neden , Kıbrıs Rumlarının sürekli vetoları. Türkiye’yi köşeye sıkıştırma taktikleri insanları rahatsız ediyor .
- Türkiye ' nin ekonomisi de bu gerekçelerin sonuncusu.
Özellikle Avrupa Parlamentosu’nda, artık Türkiye’yi yerden yere vurmak moda değil . Rum veya Yunan parlamenterler, eskinin aksine hemen tepki görüyorlar. Avrupa Komisyonu ve Konseyi’nde de durum aynı.
Hele son doruk toplantısında yayınlanan Türkiye Raporu, Avrupa’nın bakışını göstermesi açısından çok önemliydi. Uzun süredir bu kadar olumlu bir rapor çıkmamıştı. Tek pürüzlü nokta, bizlerin de anlayamadığı "Basın ve fikir özgürlüğü" ile ilgili eleştirilerdi. Bu iktidarın basın ve fikir özgürlüğü konusundaki hoyratlığını, hiç değilse gereken önlemleri almamasını ben de bir türlü anlayamıyorum.


AB'nin yeni patronu: Almanya
Parayı veren düdüğü çalar:

Almanya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybetti, ancak geçen haftasonu; ekonomik gücüyle Avrupa’yı teslim aldı. 26 ülke Merkel’in isteklerini kabul etti.
Bundan böyle her ülke milli bütçesini Brüksel’e yollayacak ve AB Komisyonu’nun onayını alırsa yoluna devam edecek. Artık kimse istediği gibi borçlanıp, Almanya’ya “Bizi kurtar” diyemeyecek. Perhiz dönemi başlıyor. Henüz gidilecek çok yol, alınması gereken çok önlem var, ancak bu kadarı dahi piyasaları yatıştırdı.