Türkiye Predetor'ları hibe almak istiyor...

NEW YORK
Siz bu satırları okuduğunuz sırada Başbakan Erdoğan ile ABD Devlet Başkanı Obama arasındaki görüşme yapılmış olacak. Saat farkından dolayı içerik konusunda kesin bilgi alamadım. Ancak koridorlarda koltuklarının altında kalın dosyalarla dolaşan Türk ve Amerikalı diplomatlardan pazarlığın iç yüzünü öğrenebildim.
Türkiye, Pkk'ya karşı kullanmak üzere istediği Predator tipi insansız uçakların sadece gözetleme görevi yapanlarını değil füze de atabilenlerini istiyor.
Bir diğer istek de bunların ABD tarafından hibe edilmesi.
Amerika ise çekimser.
Füzeli olanların verilmesi için Kongre kararı gerekiyor. Oysa bu koşullarda (İsrail ile gerginlikten söz ediliyor) Kongre'nin izin vermesinin imkansızlığına dikkat çekiliyor. Füzesiz olan tipleri konusunda da bir türlü kesin konuşmuyorlar. Kendilerini bağlamak istemiyorlar. Hele bunları akçeli değil de hibe şeklinde verilmesi konusunda daha da kararsızlar.
Erdoğan-Obama görüşmesinin en önemli maddelerinden biri bu olacaktı.
Obama'nın açacağı konuların başında ise İsrail ile anlaşmazık ve Suriye gelecekti.
Sonuçları ne oldu? Nasıl bir noktaya bağlandı? Bunları yarınki yazımda verebileceğim.

Kıbrıs krizi büyüyecek mi?
Türkiye istemediği bir krizi kucağında buldu.
Güney Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz’de doğalgaz araştırmaya başlaması.
Ankara, bu amaçla kurulan platformu devirmeye veya askeri bir müdahale ile çalışmaz duruma sokmaya çalışmıyor. Kısasa kısas hesabıyla KKTC ile ikili anlaşma yapıp TPAO'ya hemen hemen aynı bölgelerde araştırma başlattıracak.
Bu gelişmeler ister istemez bölgedeki gerilimi arttıracak. Ancak Türk heyeti bu konuyu çok da ciddiye almıyormuş gibi bir havada. Uçakta giderken çok fazla konuşulmadı. Başbakan'a da bu konuda fazla soru sorulmadı. Ancak Erdoğan-Obama ve Erdoğan-Papandreu görüşmelerinde Kıbrıs da gündeme gelecek.


Başbakanlık'a yeni ve büyük bir uçak geliyor!
Size biraz da uçak dedikodusu vereyim. Zaten eminim, resmi görüşmeler ve demeçlerden çok olayın perde arkasını merak ediyorsunuzdur...İlk söyleyeceğim de Başbakanlık’a artık daha yeni daha büyük ve daha konforlu bir uçak gerektiği olacak...
Nedeni de son derece açık.
Ankara'dan New York'a- Dublin'e inip yakıt alma da dahil- yaklaşık 13 saatte gittik.
35 kişilik uçağın ön tarafı biraz daha hallice, ancak arka taraf -bakanların bir bölümü, üst düzey bürokratlar ve davet edilen 3-4 gazeteci oturur- tam anlamıyla bir işkence odası gibi. Başbakan'ın ön tarafta uzanarak yatabileceği bir yer var, ancak orası da çok rahatsız. Arka tarafın ise, normal uçakların ekonomi sınıfından hiç farkı yok. Ayağınızı dahi doğru dürüst uzatamıyorsunuz. Servis, yiyecek ve içecekler harika. Ancak ne yaparsanız yapın, özellikle uzun yolda tam anlamıyla işkence oluyor. 13 saatin sonunda New York'a buruşturulmuş kesekağıdı gibi iniyor insan. Kendi kendime "Keşke THY'dan bir uçak kiralamış olsalardı." demeden edemedim. Zira hangisi olsa daha konforludur.
Büyüyen, gelişen ve ekonomisiyle iftihar eden bir Türkiye'nin Cumhurbaşkanlarını, Başbakanlarını da artık biraz daha doğru dürüst bir uçakta dolaştıralım.
* * *
Başbakan seyahat başında gayet neşeliydi.
Koskoca Orta Doğu gezisinden yeni dönmüş olmasına ve gittiği yerlerde binlerce insanla el sıkışıp sürekli konuşmalar yapmasına rağmen keyifli göründü. Belki de arkasına aldığı bu destekten memnun şekilde BM'ye gidiyordu.
Eşi ve kızını da beraberinde getirmişti.
Yola çıkarken arkadaki işkence görenlere (!) acımış olacak ki gelip el sıktı ve sohbet etti.
Sonra onu bir daha görmedik.
Alıp götürdüler.
* * *
Ne rüyalar görmüştüm...
Birleşmiş Milletler’de sıkıcı görüşmeler yapılırken Central Park' ta yürüyecektim...Park Avenue veya 5. Cadde’ de vitrin seyredecektim.
Olmadı.
İner inmez kötü haberi aldık.
Hava bütün bu hafta boyunca yağmurlu olacakmış.
Nasıl moralim bozuldu tahmin edemezsiniz.
Yine de şikayetçi değilim. Zira hayatta en sevdiğim şehirdir. Yine de kenarından köşesinden New York' un keyfini çıkarırım.


Özal "Alışırsınız... Alışırsınız" demişti. Gerçekten alışıyoruz...
Hatırladınız değil mi?
Herhalde Özal' ın en güzel sözlerinden biriydi.
"Alışırsınız...Alışırsınız. Ona da alışırsınız." demişti.
Hepimiz ayaklanmıştık. "Hayır alışılmaz!" diye tepki göstermiştik. "Köprülerin satılmasına, devlet mallarının satılmasına alışamayız!” demiştik.
Oysa bal gibi alıştık.
Köprüler de satıldı, devlet fabrikaları da...
Eskiden, dış gezilerde Bülent Ecevit 'in İngilizcesini çok memnuniyetle izlerdik. Gerçekten de çok güzel konuşurdu.
Ardından Tansu Çiller'in İngilizcesiyle gurur duyduk.
Hele Amerika gezilerini hatırlarım. TV'lerde olsun, başkanlarla birlikte yaptıkları basın toplantılarında olsun, pırpıl pırıl bir İngilizceyle konuşmaya başladıklarında göğsümüz kabarırdı.
Onlara alışmıştık.
Özal ve Demirel'in yabancı dilleri çok parlak olmasa da ne demek istediklerini rahatlıkla anlatabilirlerdi. Ancak biz Başbakan veya Cumhurbaşkanlarımızın Oxford mezunu gibi konuşmalarını arzulardık. Ne de olsa yabancıya karşı kompleksli bir ülkenin gazetecileriydik.
Şimdi Erdoğan'ın gezilerinde Türkçe konuşmalar dinliyoruz. Baktık ki olabiliyormuş. Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Gencher'i hatırlarım. Umurumda bile olmaz, Amerikalılara bile çatur çutur Almanca hitap ederdi.
Başbakan da hiç umursamıyor.
Son Orta Doğu gezisinde Başbakan'ın Arapça konuşmaya başladığını gördük, şaşırdık. Arapça iyi bilmiyor ancak toplumların kalbini alabilecek kadar da konuşuyor. Devlet büyüklerimizin sadece iyi Fransızca, İngilizce veya Almanca bilmelerine bakarak derece veren bazı kesimlerimizin tüyleri diken diken olmuştur.
Dünyanın değiştiğini göremeyenlerimiz var.
Hala eskide yaşayanlarımız var.
Çok rahatsızlar.
Alışacağız...Alışacağız...
Uzun yıllar gazete manşetlerinde "iki ticani yakalandı" haberleriyle büyüyen büyük bir kesim şimdi her gittiği yerde başı kapalı kadınlarla karşılaşıyor.
Dünya yıkılmadı.
Türkiye batmadı.
Ona da alıştık...
İlerİde Öcalan'ı ev hapsinde görürsek de şaşırmayalım.
Hatta şimdiden, hiç değilse, bu olasılığın fikrine alışmaya çalışalım.
Alışırız...alışırız...