Türkiye, ruhban okulu fırsatını kaçırıyor...

Bu yazıyı yazmadan edemezdim. Çok geç olmadan bunları söylemem gerekirdi.
Gazeteci olarak Türkiye’nin politikalarını izlerken, kendi kendime üzerinde en çok düşündüğüm ve bir türlü yanıt bulamadığım konu, “Bizi yönetenlerin, bazı adımları neden zamanında atamadıkları ve gereksiz şekilde mağdur duruma düşmeleri” olmuştur.
Defalarca aynı filmi görürüz.
Zamanında atılmayan adımlar, bir süre sonra bumerang gibi geri dönüp bizi vurur. Önemli bir sorun ile karşı karşıya iseniz ve bunu çözmek için bugün alacağınız bir kararı geciktirir ve sürekli ertelerseniz, sadece o sorunun kangren olmasına yol açarsınız. İşin içine başkalarını da sokarsınız ve iş arap saçına döner. Ne zaman ki, geciktirdiğiniz kararı atmaya karar verirsiniz, bir de bakarsınız ki, beklediğiniz sonuç çıkmaz. Zira çok geç kalmışsınızdır. Hem ödün vermiş, büyük çaba harcamış, hem de sonuç alamamış, kimselere yaranamamış olursunuz.
Bunun örneklerini saymakla bitmez. En çarpıcı olanı Kürt sorunundur.
Yıllar boyunca direndik durduk. “Ülkeyi böldürmeyiz” sloganıyla kendimizi aldattık. Sonra gün geldi, ne yapsak yaranamaz noktaya vardık.
Şimdi aynı durum, Heybeliada Ruhban Okulu olayında yaşanıyor.
İnanılır gibi değil.
Dünya üzerinde 300 milyon Ortodoks yaşıyor. Bunun 250 milyonu da Rusya’da.
Bu büyük dünyanın dini merkezi, bizim küçümsediğimiz itip kaktığımız Fener’deki Patrikhane, dini lideri de Patrik Bartholomeos’ dur.
300 milyonluk Ortodoks dünyasına hükmeden tüm kiliselere de dini lider, papaz, ruhban yetiştiriyor. Başka bir deyişle, Patrikhane Ortodoks dünyasına hükmediyorsa, Heybeliada’daki Ruhban Okulu da, din adamı yetiştiriyor.
Biz bu okulu 1971 yılında “Özel Yüksek Okullar Özelleştirilmesi” gerekçesiyle kapattık.
Aslında bunun iki gerekçesi vardı. Bunlardan biri, tarikatların kurdukları Vakıf Yüksek Okullarına engel olmak, diğeri de Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerine gereken ilgiyi göstermemesiydi.
38 yıl süresince köprülerin altından çok sular aktı.
Türkiye’deki tarikatların yüksek okulları pıtrak gibi yayıldı.
Yunanistan AB üyesi oldu ve Batı Trakya Türkleri, birer AB vatandaşı olarak tüm haklarını elde ettiler.
Biz ise hala Ruhban Okulu’nu açamıyoruz.
Nedeni de çok komik.
AKP hükümeti -özellikle Milli Eğitim Bakanlığı- okulu açmak istediğini defalarca tekrarladı. Ancak el altından, Genelkurmay’ın itirazını sürdürdüğünü söyledikleri gibi, bir de MHP ve CHP’nin sert muhalefetinden çekiniyorlar.
Buna politika değil beceriksizlik denir.
Türkiye haksız şekilde, hem kendi bindiği dalı kesiyor, hem de uluslararası anlaşmaları çiğniyor.
- Bindiğimiz dalı kesiyoruz, zira “Yeni bir Vatikan yaratılacak ve Rumlar ülkeyi bölecek” diyen örümcek kafalıların oyununa geliyoruz. Ortodoksları baskı altında tutan, din özgürlüğüne karşı çıkan bir ülke konumuna giriyoruz.
- Bindiğimiz dalı kesiyoruz, zira Ortodoks dünyasını yönetecek dini liderlerin Türkiye’de yetişmesini engelleyip, günün birinde Kiliseyi Rusya’da yetişecek dini liderlere terkedeceğiz.
- Bindiğimiz dalı kesiyoruz, zira Bartholomeos gibi en önemli müttefiğimiz olan bir dini lideri dışlıyoruz.
Bu listeyi daha çok uzatabilirim.
Neresinden bakılırsa bakılsın, Ruhban Okulu konusunda bu iktidar, kelimenin tam anlamıyla dökülüyor. Göreceksiniz, gün gelecek bizim hareket edemememizden dolayı yabancı güçler işin içine girecekler ve boğazımıza basacaklar.

Baskılar karşısında boyun eğmiş bir ülke konumnuna gireceğiz.
İlber Ortaylı’nın Pazar günkü Milliyet ekinde bu konuda nefis bir yazısı vardı. ”Makamımızın adamı olalım”diyen Ortaylı, bugün Türkiye’yi yönetenlerin ne kadar küçük düşündüklerini, kalıplarının insanı olamadıklarına dikkat çekip “Türkiye, dünyada işgal ettiği yerin adamı değil.  Makamını dolduramıyor” diyor.
Ne kadar haklı değil mi ?