Uyanın, giderek fakirleşiyoruz...

Yine çok hoyratlaştık.
Hem, huzurumuzu bozmak, istikrarı yok etmek, hem de günlük yaşamımızı zehir etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.
Gündemimizi  sadece Ergenekon ve AKP’nin kapatılma davaları kaplıyor. Yemeden içmeden bu iki konuyu tartışıyoruz. Tüm enerjimizi, Ergenekon söylentileri ve AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağı hesaplarıyla harcıyoruz. Gözümüz başka hiçbir şey görmüyor. Oysa dışımızda büyük bir kriz yaşanıyor.
Uluslararası piyasalar birbirine giriyor. İflaslar devam ediyor. Dev şirketler ardı ardına çöküyor. Petrol 150 dolara vurdu. Gıda fiyatları giderek yükseliyor. Düşünebiliyor musunuz, Amerika’nın sembolü olan dev General Motors’un iflas edebileceği dahi konuşuluyor.
Depremin sarsıntıları bizi de vurmaya başladı. Hele önümüzdeki aylarda durum daha da ciddileşecek. Birçok şirket şimdiden kemer sıkmaya, adam çıkarmaya başladı.
Bizler ise adeta umursamıyoruz. Sanki, cebimizdeki para azalmayacakmış, gelirimiz düşmeyecekmiş gibi bir havadayız. Enflasyon canavarının (geçen ay bir parça düşmesine bakmayın) tekrar hortladığını görmezden geliyoruz.
Sonbahar-kış döneminde bu ülkenin ekonomisi çok daralacak. Başta Devlet olmak üzere hepimizin ciddi önlemler alması gerekiyor.
Ergenekon ve AKP’yi bir yana bırakalım ve “cebimizdeki parayı” düşünelim. Zira yarın çok ağlayacağız.
Artık uyanmanın vakti geldi.

Terim'in canına değsin...
Fatih Terim’in 2012’ye kadar Milli Takımın başında kalacağı haberi, belki bazılarını sinirlendirmiştir, ancak Milli Takım açısından çok hayırlı bir haber.
Fatih hoca otoritesini öyle bir oturttu, kamuoyunu etkileme gücünü öylesine sağlama bağladı ki,  sırtı artık  yere  gelmez. Bir marka oldu ve toplumun güvenini kazandı. Onun yerine kim gelirse gelsin, aynı performansı gösteremez.
Bütün bu gelişmeler arasında, Milliyet’te bir haber okudum. Ne derece doğrudur, bilemiyorum. Zira, kontrol etme imkanım olmadı. Fatih hoca’ya zam yapılacakmış. 143 bin YTL’lik aylığı 280 bine çıkarılacakmış.
Helal olsun...
Hakkıdır...
Onun konumundaki teknik direktörler, 2-3 misli daha fazla para alıyorlar. Üstelik, alacağı paranın  on mislini zaten kazandırmış durumda... Fazla para kazanan ve kazandığını hak eden insanlarımızı kıskanmayalım...

Faruk Şen'e gereksiz tepki gösteriliyor...
Hakan Çelik bundan kısa bir süre önce “ Faruk Şen’e bunu yapamazsınız” başlıklı bir yazı yazmıştı. Her satırına imza atabileceğim bir yazıydı.Son derece doğru noktalara parmak basılmıştı. Eklenecek fazla bir şey yoktu.
Ancak, Faruk Şen hakkında hiçbir şey söylemeden de geçemem.
Bir hiçten koskoca bir Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) yaratmış bir insandır. Hayatını, Türkiye ile Almanya’nın yakınlaşmasına, birbirlerini daha iyi tanımalarına adamıştır. Sayısız konferanslar düzenledi, kitaplar yazdı. Kelimenin tam anlamıyla, Türkiye ile Almanya arasında bir köprü rolü oynamıştı.
Referans Gazetesinde çıkan bir yazısında “ Türk göçmenler, Avrupa’nın yeni Yahudileri” deyince, kızılca kıyamet koptu.. Şen, bir gerçeğe dikkat çekmiş,  biraz da renklendirebilmek ve ilgi çekebilmek için bu benzetmeyi kaleme almıştı. Herhalde bu kadar ciddiye alınacağını veya bu kadar toz toprak kaldıracağını hesaplamamıştır.
TAM’a para verenler, Almanların Nazilere benzetilmek istendiğini ileri sürerek, Şen’in bu Merkezin başından ayrılması gerektiğini söyler oldular.
Faruk Şen’i tanıyanlardan biriyim. Kişiliği ve çalışmalarıyla beğeni kazanmış bir insanı harcamanın mantığını anlayabilmiş değilim.
 

Laikliğin ne olduğunu bilmeyen sözde laikler...
Geçen haftasonu, Hakkı Devrim’in laikliği, namaza gidenlere kötü gözle bakanları konu alan bir yazısını okudum. Kesip sakladım,zira aynı konuya değinmek istiyordum.
Gamze Özçelik’in evlendikten sonra, deniz kenarında güneşlenirken, yeni eşi Uğur Pektaş’ın Cuma namazına gitmesi bazı gazetelerde konu edilmişti. Zaten sorun da bundan kaynaklanıyor. Bazılarımız için Pektaş’ın Cuma namazına gitmesi demek ki garip karşılanmış. Haberin vurgusuna bakılacak olursa, sanki Gamze gibi birinin, dindar biriyle evlendiğine işaret ediliyor.
Haber, kimi laik çevrelerin kaşlarını kaldırıp “Aman Allahım bugünleri de görecek miydik?” demelerini tahrik eder gibi bir dilde yazılmış.
Hakkı Devrim son derece doğru bir noktaya parmak basıyor. “Allah müstahakınızı versin... Laiklik diye diye size öğretebileceğimiz işte bu... Ben bunu, sizin analarınıza babalarınıza öğretme durumunda olan nesildenim. Asıl kabahatli biziz... Kürtlerin Kürtçe konuşmasını yasaklayarak; Laiklerin namaz kılan eşinden gocunmamasını yadırgayarak, bu zavallı durumlara biz düşürdük sizi...”
Aynı acıyı bende hissediyorum.
Laiklik adına yapılanları, söylenenleri gözledikçe Hakkı beye nasıl hak veriyorum bilemezsiniz.
Öylesine cahil kuşaklar yarattık ki, şimdi bunun cezasını çekiyoruz.
Kürt kardeşlerimizi dışlayarak, mümin insanlarımızı ticani diye damgalayarak işte bugünlere geldik. Bu kafayı değiştirmedikçe de, bataklıkta çırpınmayı sürdüreceğiz.

AB cehaleti daha çok pahalıya mal olacak...
Ulusalcı dostların kulakları çınlasın. Bu ülkeye nasıl zarar verdirdiklerinin örnekleri giderek artıyor. Avrupa Birliği hakkında yalan yanlış söylentiler yayarak, insanlarımızı öylesine yönlendiriyorlar ki, en son gelişmeyi adeta tepinerek okudum.
Doğan Haber Ajansının haberine göre, Avrupa Birliği Fonlarından , Rize’nin İkizdere İlçesinin Şimşirli köyüne, kanalizasyon şebekesi ve arıtma tesisi yapılabilmesi için 350 bin euro’luk bir hibe yardım çıkmış. Bunun için köyün yer göstermesi yeterliymiş. Ancak, Ulusalcı dostlar araya girip, köylülerin kulaklarına fısıldamışlar:
“...AB neden bedavadan para versin? Bunun altında mutlaka birşey vardır...”
İnsanların aklına bit attınız mı, sonradan bunu dolaştırmak çok kolaydır. Nitekim köylüler inanmışlar ve yer göstermemeye karar vermişler. Sonunda da, hibe’nin süresi dolmuş ve para geri yollanmış. Kimbilir, bu para Yunanistan veya Polonya’daki bir başka projeye kaydırılmıştır herhalde...
Köyün muhtarı Necmi Şimşek şimdi kafasını taştan taşa vuruyor. Pişman mı, pişman. Neden biliyor musunuz? Zira köy, pis kanalizasyon kokusundan artık oturulmaz halde.
Krediye karşı çıkanlar da şimdi pişmanm “Keşke AB yardımını reddetmeseydik. Şimdi bu pislikten kurtulmuş olacaktık”diyorlarmış.
Bu köyün başına gelenin aynı Türkiye genelinde yaşanıyor.
Bugün AB projesini engellemeye çalışanlar yarın dizlerini dövecekler.
Bırakın kendilerine kötülük etsinler, ancak bizim çocuklarımızın torunlarımızın gelecekleri karartmaya ne hakları var ?


Kenger...
Kemal Siyahhan 45 yaşında. Şanlıurfa’nın Siverek İlçesinde doğmuş. Hayat onu nereden nereye savurmuş ki, birgün kendini önce başarılı bir perde üreticisi, ardından mefruşatçı ve sonunda da romancı bulmuş.
Öylesine yaşandı (Sel Yayıncılık 2000),Lale Bahçesinden Fransız Sokaklarına (Leman yayıncılık 2006) adlı iki romanı var. Şimdi de, KENGER (Sel Yayıncılık) adlı romanı piyasada. Bu romanı bana İlker Yasin yolladı. İlk sayfalarına göz atmaya çalışıyordum ki, baktım sonuna gelmişim. Size de tavsiye ederim.