Dar ağaçlar

Köhne gemiler geçiyordu denizlerden. Biraz buruk, biraz yaralı ve biraz isyankâr...

Köhne gemiler geçiyordu denizlerden.

Biraz buruk, biraz yaralı ve biraz isyankâr...

Ve hangi ara sokaklara çıksa yolu...

Karşısına çıkıyor bir ihanetin resmi.

Yağmur çiseliyordu...

***

Sulara açılmış bir gemi alabildiğine hızlı.

Geminin avlusuna kurulmuş bir darağacı.

Ve asılmayı bekleyen bir adam ve iki dostu...

Düşünüyordu.

Ne kötülük etmişti bu ülkeye diye.

Bulamıyordu.

***

Bir gece yarısı ihanetiyle tanışmış ve içinde suçlu bulmuştu kendini.

Ve tüm arkadaşları.

Suç neydi?

Belli değil...

Büyük bir yalanla baş etmek dalgaları sakinleştirmekten daha zor gibiydi.

***

Gözlerinden birkaç damla yaş düşüyordu yanaklarına.

Bir avucunda ülkeye yaptıkları.

Diğer avucunda yapmak istediği hayalleri...

İki avucunu gökyüzüne açarak Allah’a yalvarıyordu.

Adaletin terazisi gibiydi o dua hali.

Bir avucunda ‘var’, diğerinde ‘hayal’ defteri duruyordu sanki.

Lakin ‘VAR’ kirletilmişti ‘HİÇ’ kazanmıştı savaşı...

Mağlup dönüyordu girdiği savaşlardan.

***

Bir köhne geminin küçük bir penceresinden İstanbul’a bakıyordu.

Son bakışları olduğunun farkına dahi varamıyordu.

Yorgundu.

Bıkıp usanmıştı.

İmralı Adası’na getirildiğini gördüğünde artık ‘ölüme yalnız gittiğini’ anlıyordu.

***

Hayatını ülkesine hizmet etmekle geçiren Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan arkadaşı, Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan, darağacında son nefeslerini veriyordu...

Dar ağaçlarda yitip giden bir hayat...

94 yılında İmralı Adası’na gittiğimde mezarlarından çıkartılmışlardı...

Ve iadei itibarları yapılmış, Aksaray’daki anıt mezara naaşları nakledilmişti.

Üç boş mezarın başında ellerimi açıp, “Bu ülkeye bir daha böyle bir keder ve ihanet yaşatma Yarabbi” diyerek dua etmiştik...

***

İhanetler bitmiyor ama...

71, 80, 97 ve 15 Temmuz akşamı bu ülke ne ihanetler gördü...

İki yakamızı bu yüzden bir araya getiremiyoruz...

İflah olmayışımıza hâlâ neden arıyoruz.

***

Ülkesine hizmet eden bir Başbakan ve iki bakan yalan ve iftirayla İmralı’da idam edildi...

Binlerce askerimizi, polisimizi, vatandaşımızı şehit eden ve ihanetin zirvesinde dolaşan eşkıya başının ise aynı İmralı Adası’nda kılına dahi dokunulmadı...

Dünyadaki adaletsizliği tarif eden başka bir resim daha bulamayız, uğraşmayalım ve aramayalım...

***

Uzaklarda bir yerden kulaklarımıza kadar gelen “Adaletin bu mu dünya” şarkısını dinledikçe ağlıyorduk...

Ağladıkça ihanetlerin acısını daha iyi anlıyorduk.

***

Bilmiyorlardı...

Ki herkes bir gün dar bir tabuta konulacak...

Dar bir mezara gömülecek...

Ve dar ağaçlar dizilecek...

İşte o zaman bütün hesap defterleri açılacak...

O defterlere de yalan, iftira, savunma ve uyduruk gerekçeler yazılamıyor...

Hakikat başlıyor işte...