Yavaş yavaş ölüyoruz.

Ve sonu ölümle bitecek olan yolda yürüyoruz, koşuyoruz.

Ağır ağır yürüsek de “eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak”tan ibaret günler geçip gidiyor duvarda asılı duran ömür takviminden...

Dün anlamsızlaştırılıyor!

Bugünü var edenler yok sayılıyor.

Muhasebeyi de yarınlara erteleyenleri felaket bekliyor.

***

Bir avuç kadar dost ya kalıyor ya da kalmıyor.

Yüreğinde bir husumet listesi olmadan hayatı bitirmek gerekiyor.

Kendini hesaba çekmek varken...

Hubb-i fillah buğd-i fillah hükmü de unutulmuş.

Allah için sevmek, Allah için düşman olmak varken başkalarını düşman ilan etmek de nefsanidir.

***

Bir avuç dosta kalmışlığın günlerini yaşarken, ihanetin faturasını başkalarına çıkartmanın da bir anlamı yok.

Kimilerine göre “asgari müşterek”, kimilerine göre de menfaat paylaşımından dolayı birçoklarının etrafı anlamsızca kalabalık olabilir ama nereye kadar olacağının son tarihi belli değil.

Ta ki son kullanma tarihi dolana kadar...

***

Yine de aldanıyoruz kalabalıklara.

Ve kadınlara...

Kızlara.

Çocuklara.

Aşklara.

Ya da dostlara.

Ve gülümse-yişlerine...

Yalanlarına.

Ya da ayrılıklarla başlayan süreçte çirkefleşmeye kadar gidildiğine şahit olana kadar meğerse kimseyi tanımıyormuşuz, sadece tanıdığımızı sanmışız!

***

Kimileri yüreğindekileri bile saklamayı başaramazken, kimileri yüzünü dahi saklamayı başarabilmiş...

“Neşesini yüzünde, kederini yüreğinde taşıyan”lardan olacak kadar kimse yiğit değilmiş!

Öfke kusuluyor dünyanın her yerinde.

Irak’ta.

Suriye’de.

Myanmar’da.

Afganistan’da.

Ve Yemen’de.

Ateş topu dünyanın sönmüş külleri olan toprak için değmiyor kan dökmeye...

Lakin anlayan da bir avuç insanı geçmiyor sanki.

***

Ölüme yalnız gidilirmiş...

Lakin mahşer günü hesap vakti çok kalabalık olacak...

Dünyadaki husumet listesinin çok da bir anlamı yok...

Çünkü hazırlayanlardan da hesap sorulacak...