Sarı dolmuşun arka koltuğunda Ay’a gitmek

2 Temmuz 2019

Mars ya da Ay’a gitmeye meraklı ne kadar çok insan var farkında mısınız? “Çok merak ediyorum, kesin giderim, inanılmaz bir his olmalı” vesaire. İnanılmaz olduğu kesin...

Ben bu gruptan hiç olmadım. Güzelim dünya varken kupkuru bomboş Ay’da ne işim var diyen sığ çoğunluktanım. Ama bu sığlığım bir sürü insanın Mars’a gitmek, Ay’a gitmek, en azından uzaya çıkmak için can attığını büyük bir şaşkınlıkla- görmeme engel değil. Gelecekte popüler olacağı öngörülen uzay turizmine yatırım yapan firmaları da hesaba katınca, insanların “hayatlarını değiştirecek uzay deneyimi” yaşama ihtiyacını küçümsememek gerektiğini anlıyorum.

Geçen hafta bu tip bir yolculuk neye benziyor ilk elden izleme fırsatı buldum. BBC’nin yapımcılığında hazırlanan “8 Days To The Moon and Back” adlı belgesel, Ay’a 1969 yılında Apollo 11 tarafından yapılan ilk seyahati gün gün aktarmaya çalışıyor. Bunu yaparken daha önce hiç yapılmayan bir şey yapıyor. Astronotların orijinal ses kayıtlarını kullanıyor. Sekiz gün süren bu inanılmaz yolculuk sırasında Neil Armstrong, Edwin “Buzz” Aldrin ve Michael Collins’in bütün konuşmaları kaydedilmiş. Bu kayıtların -ve görüntülerin- çok azı yayınlanmış. Bu filmde bu kayıtları ilk kez duyuyoruz. Orijinal görüntülerin de yer yer kullanımıyla filmde gerçeğine çok yakın bir deneyim canlandırılmaya çalışılmış. Başından sonuna olan biteni, astronotların duygularını onlarla birlikte kapsülün içinde takip etmeye çalışıyoruz.

Londra’daki Bilim Müzesi (Science Museum) eylüle kadar devam edecek bir “Uzay Yazı” festivaline sahne oluyor. Bu festival, Ay’a gidip gelen Apollo 10 ve Soyuz uzay kapsüllerinin de sergilendiği bir sergi ve pek çok etkinliği kapsıyor. Bunlardan biri de filmin ilk gösterimi ve ardından yapılan bir soru-cevaptı. Buraya filmin yönetmeni, senaristi yanı sıra Ay’dan gelen örnekleri inceleyen bir bilim adamı ve uzaya insan gönderen yani astronot yetiştiren bir bilim adamı katıldı.

Şu bilgileri not ettim: Ay’dan gelen örneklerde su varmış. Ancak bu gerçek daha önce ortaya çıkmamış. Teknoloji ve bilim geliştikçe analiz teknikleri de geliştiğinden bu gerçek yakın zamanda ortaya çıkmış. Ay’da kurulacak bir üste görevlendirilecek astronotların Ay’daki suyu kullanması mümkün olabilirmiş. Ay’da bir üs kurulması, Mars öncesi önemliymiş. NASA’nın Ay programını yeniden başlatması ve 2024’te Ay’a yeniden insan göndereceğini açıklaması uzay programlarının geleceği hakkında bize bir şeyler söylüyor. Önümüzdeki 10 yılda Ay’a seyahat gelişmiş ülkelerin gündeminde olacak gibi duruyor. Benim merak ettiğim, filmde verilen başka bir bilgi oldu. Filmin sonunda Apollo 11 astronotlarının kendi talepleri doğrultusunda bir daha uzaya çıkmadığı bilgisi ekrana yansıdı. Açıkçası bunu biliyordum ama filmin sonuna konmasını ilginç buldum. Bir şey mi anlatılmak isteniyordu? Astronotlar filmde de yansıtılan gibi “bu hayat değiştiren” deneyimi bir daha neden yaşamak istememişlerdi?

Nedenini sormak istedim, süre dolduğundan bunu yapamadım. Ama -galiba- kozmik güçler harekete geçti ve çıkışta uğradığımız pub’da film ekibini ve oyuncuları karşımızda bulduk. Astronotların sekiz günlük yolculuk boyunca kaydedilen bütün konuşmalarını dinleyen ve bunlara arasından seçtikleriyle filmin senaryosunu yazan senarist Philip Ralph’a yanaşıp kendimi tanıttım ve sordum:

“Neden bu bilgiyi filmin sonuna koyma gereği duydunuz?”

Yazının devamı...

'Müzikli muhabbet'in yükselişi

29 Haziran 2019

Bugünün müzik düzeninde en büyük mesele sanatçıların bir türlü hak ettikleri gelire kavuşamamaları. Ancak yeni bir “format” bu sorunu çözmeye aday.

Bruce Springsteen New York, Manhattan’da yer alan Walter Kerr Tiyatrosu’nda 14 aylık bir süre zarfında tam 236 adet gösteri yaptı. Geçen 15 Aralık’ta sona eren bu gösteriyi her gece ortalama 975 kişi izledi.

Neydi bu gösteri? Basit: Springsteen, bir gitar, bir piyano ve bazen ona eşlik eden karısı Patti Scialfa. Springsteen 3 saatlik gösteride toplam 15 şarkı çalıyordu. Bu bir konser değildi. Bir muhabbetti. Talk show da denemez çünkü konuk almıyor. Bir stand up gösterisi denebilir mi? Belki. Ama stand up gösterilerinde bu kadar fazla şarkı yok. Konser değil, talk show değil, tiyatro oyunu değil, stand up gösterisi değil. Ne peki bu? Broadway’de “Springsteen on Broadway” başlığı altında sergilenen bu tek kişilik gösteriyi belki “concert residency” sınıfında değerlendirebiliriz.

Biletler kapış kapış

Turne gibi düşünün ama gezmek yok. Hep aynı lokasyondasınız. Olay sadece müzik de değil. Springsteen kendi hayatından hikayeler anekdotlar anlatarak üç saat boyunca seyirciyle muhabbet ediyor. İşin özü de burada. Konser değil, şarkılı / müzikli bir sohbet seansı. Dost sohbeti gibi. Son derece büyük bir başarı kazanan bu formatı Madonna da hayat geçirme kararı aldı. 2019 içinde ABD turnesine, konserlerin yanı sıra küçük mekanlarda, tiyatrolarda, bu tip mini muhabbet serileri ekledi ve sanırım anlatmama gerek yok. Biletler kapış kapış.

Bu format biraz eski zamanları hatırlatıyor. Bu ABD’nin eğlence kültüründe yeri olan ama eskimiş artık pek kullanılmayan bir format. Frank Sinatra’dan Liberace’ye Las Vegas gibi eğlence merkezlerinde bu tip dizi şovların yapıldığı biliniyor. Ama bugün acaba bu müzikte bu eski formülden yeni bir iş modeli olur mu, işte bu tartışılıyor. Neden olmasın? Türkiye için de hiç yabancı olmayan bir tür bu. Mesela benim aklım Sezen Aksu’nun muhabbetli stand up’ı andıran konser performanslarına gidiyor. Veya eski gazino muhabbeti, kabare de denen müzikli muhabbetli gösteriler… Bu geleneği yeniden formatlayın, uyarlayın. Gayet ilgi çekici bir iş.

Bugünün dünyasında müzik her ne kadar dijital mecralarda yayılıyorsa da, fiziksel temas, kişiye özel bir deneyim hâlâ en önemli şey. Konserler ve festivaller elbette devam ediyor ama sanatçıların seyircilerine daha farklı, daha samimi bir deneyim yaratma ihtiyacı doğmuş durumda. Sanatçıların dijitalden elde ettikleri gelirin yetersiz olması da bu ihtiyacı doğuran nedenlerden biri elbette. Samimiyet ihtiyacı, ekonomik olarak sanatçıları rahatlatabilecek bir kaynak oluşturuyor.

Yazının devamı...

Okunmayacak yazı

26 Haziran 2019

Çevresinde olan biteni anlamak isteyen birinin bakacağı yerin günlük siyasi yorumlar değil siyaset dışı yazılar olduğunu savunanlardanım.

Siyasetin iyiden iyiye ısındığı dönemlerde siyaset dışı yazıların, sanılanın aksine daha fazla ilgi görmesinin pek çok nedeni var. Bunlardan en basiti, artık aynı şeyleri konuşup okumaktan bıkan insanların, hayatta başka konular, keyifler olduğunu hatırlaması.

İşin içinde illa “keyif” olması şart değil. Hayatta başka sorunlar, krizler var çözülmeyi bekleyen. Siyasetten daha az önemli değiller. Acı tatlı bir sürü deneyim ve öğrenecek şey var. Bazen bunları okumak, paylaşmak bile tekrarlana tekrarlana suyu çıkmış, çoğu zaman yanlış çıkan ve kullanım süreleri birkaç saat bile sürmeyen siyasi yorumları, lafları, saptamaları okumaktan daha fazla hitap ediyor insana.

Geçmişi anlamaya çalıştığımda on yıl, yirmi yıl, otuz, elli, yetmiş yıl önce yazılmış köşe yazılarına bakmayı severim. Bunlar arasında size o dönem hakkında en doğru ve çarpıcı bilgileri verenler, o güne has siyasi değerlendirmelerle dolu olanlar değil, siyaset dışı konularda kaleme alınmış yazılardaki detaylar ve hikâyelerdir. Falih Rıfkı’nın, Peyami Safa’nın köşe yazılarına hatta Ahmet Rasim’in 1900’lerin ilk çeyreğindeki yeme içme yazılarına baktığınızda bulacağınız detaylar o dönemin insanı, zamanın ruhu hakkında daha doğru bilgiler sunar. Bu bilgiler paha biçilmezdir.

Buna rağmen biliyorum. Son 10-15 yılda bizde tabiri caizse “siyaset yazmayanı dövüyorlar”. Siyaset yazmazsanız da karşılaştığınız tepkiler şunun gibi şeyler:

“Abi Allah başka dert vermesin. Yazacak bunu mu buldun?”

“Millet aç aç!”

“Sen ayda mı yaşıyorsun?”

Yazının devamı...

Bu yazın yerli hit’leri

22 Haziran 2019

Bu yaz sahillerde yazlık mekanlarda çalması muhtemel yerli şarkılardan 10 tanesini şöyle aşağı sıralıyorum. Hazırlarken bayağı eğlendim, umarım siz de dinlerken eğlenirsiniz.

İnsanlık için küçük, Türk popu için büyük bir adım. Popumuz silkinme, kendine gelme ve ‘90’ların gölgesinden kurtulma alametleri gösteriyor. Nedeni nasılı ayrı bir yazının konusu olabilir. Bir cümleyle anlatmam gerekirse alternatif rüzgarların popa sirayet etmesi diyelim. Alternatifin ana akıma yürümesi güzel sonuçlar veriyor. En klasik pop formatındaki işler bile bu rüzgarlardan etkileniyor. Aşağıdaki şarkıları bu yaz popüler olma ihtimallerini göz önüne alarak listeye aldım. Yine de öznel bir listedir. Bazı şarkıları cidden beğendim, bazılarını da itiraf edeyim, “guilty pleasure” olarak kayıtlarıma geçirdim. İyi eğlenceler…

“Ben Ölmeden Önce”- (Buray) Emrah Karaduman

Biz eğlenirken dahi ağlamayı seven milletiz. Bunu artık biliyoruz. Gri bölgeleri sevmeyiz. Bir ağlarız bir eller havaya hoppaaaa diye dans ederiz. Bu psikolojik durumun analizini başkalarına bırakarak şu gerçeğin altını çizmek isterim. Üzgün ya da dertli dans bugün Batı’da daha yeni moda oluyor. Lykke Li’den, Robyn’e, Mark Ronson’a dans hadisesi artık bu iz üzerinde. Mark Ronson üzgün popu yeniden keşfeden insan diye literatüre geçebilir, ama o arka bahçede top oynarken biz dans ettirip ağlatan şarkılar dinliyorduk. İşte 90’lardan -zamanının ötesinde- nostaljik bir şarkı ve onun dans versiyonu. Yaz hit’i potansiyeli çok uzaktan bile görünüyor.

“Hiç Yok” Göksel:

Göksel bu yazın en güzel yaz şarkılarından birine imza attı. “Hiç Yok”ta Göksel bizi diskoya götürüyor. Çok da güzel yapıyor. “Göksel bizi diskoya götür, bir daha bir daha götür” diye tempo tutasım var. Göksel çok yönlü, kendini geliştirip yenilemekten, denemekten korkmayan bir sanatçı. Dünya çapında büyük starlarla bu anlamda aynı kafa yapısına sahip. Her girdiği yolu ilgiyle ve merakla

Yazının devamı...

Madonna’nın yaşı

18 Haziran 2019

Madonna’nın yeni albümü Madame X, geçen hafta piyasaya çıktı. Bu albüm vesilesiyle Madonna gene gündemde ama müziği pek konuşulmuyor. Konu yaş. Madonna albüm çıkmadan verdiği röportajlarda kendisine uygulanan yaş ayrımcılığından söz ediyordu. Yaş ayrımcılığı şu demek, kişiyi, kişileri yaşıyla damgalamak, nitelemek, tanımlamak, yaşıyla ilgili ön yargılar ve klişeler çerçevesinde değerlendirmek.

Madonna bu konuyu kendisine hayatı boyunca getirilen eleştirilerin geldiği son aşama olarak nitelendiriyor. Şöyle demiş bir röportajında:

“İnsanlar şu veya bu şekilde beni hep susturmaya çalıştı. Yeterince güzel değilsin, yeterince iyi şarkı söylemiyorsun, yeterince yetenekli değilsin, yeterince evli (!) değilsin... Şimdi de yeterince genç olmamakla suçlanıyorum. Yaş ayırımcılığıyla mücadele ediyorum. 60 yaşındayım diye cezalandırılıyorum.”

Madonna’nın demeye çalıştığı, ben hayatım boyunca pek çok konuda tabuları yıktım, öncü oldum, şimdi de ageism’le, “yaş ayrımcılığı”yla mücadele ediyorum.

Madonna haklı. Çünkü çağımızla birlikte gelip kapıya dayanan yeni kavramlardan biri yaş ayrımcılığı ve yaş meselesi. İnsanlar artık daha uzun ve sağlıklı yaşıyor. Hayatları boyunca pek çok kez, bırakın işi, kariyer değiştiriyor. Bunu da emekli olunca kafe açmak ya da “Eski CEO şarap üretti” diye algılamayın. Eskiden insanların dede sayıldığı ileri yaşlar bugün sağlıklı hayatlar sürülen yetişkinlik dönemleri olarak algılanıyor. Hayata yeni yaş ve yetişkinlik dönemleri katıldıkça da ezberler bozuluyor.

Madonna 60 yaşında ve isyan ettiği sadece yaş ayrımcılığına dair değil, aynı zamanda bunun kadınlara uygulanmasına da itiraz ediyor. “Erkek olsaydım 60 yaşında olduğum bu kadar yazılıp çizilmeyecekti” diyor, New York Times’a verdiği röportajın “60’ındaki Madonna” başlığıyla çıkmasına gönderme yaparak.

Yaş ayrımcılığı konusu sadece ileri yaşlara özel değil. Birine 60 yaşında olduğu için ezbere ön yargılarla nasıl bakamazsak, 20 yaşında birine de bakamayız. “Ageism” gençlere karşı da sağlıksız ve ön yargılı bir yaklaşım. Bugün büyük uluslararası şirketler artık bu ayırımları çoktan aşıp işe alımlarda ya da ekipler oluştururken kriterlerini farklı parametrelere oturtuyor. Yaş bunlar arasında değil.

Galiba önümüzdeki yıllarda yaş, genç, yaşlı gibi kavramların yeniden tanımlanacağı bir döneme giriyoruz. Hani deriz ya “Akıl yaşta değil başta” diye. İşte biraz oraları tartışıyor dünya...

Yazının devamı...

Avicii ve yeni albüm 'TIM' hakkında

15 Haziran 2019

İsveçli prodüktör ve besteci Avicii (Tim Bergling) geçen yıl 28 yaşında hayatını kaybetmişti. Yarım kalan albümü, sıkça birlikte çalıştığı isimlerin de desteğiyle “TIM” adıyla yayınlandı.

Avicii’nin yeni albümü yaza girerken piyasaya çıktı ve muhtemelen yılın en önemli dans/pop albümlerinden biri olacak. Avicii’nin müzik yaptığı alanı tanımlamak için EDM (Electronic Dance Music) daha uygun bir tanım olabilir ama bugün artık EDM, rap, R&B ya da rock sadece birer isimden ibaret. Bütün alt türler büyük ana akım pop sistemini destekleyecek şekilde evrilmiş durumdalar. O yüzden Avicii’nin albümüne bir EDM değil genel anlamda pop albüm olarak bakmak daha doğru.

Avicii geçen yıl 29 yaşında Umman’da bir otel odasında ölü bulundu. Kesin olmamakla birlikte intihar ettiğine inanılıyor. Alkol sorunu olduğu biliniyordu. Ayrıca akut pankreatit teşhisi konmuştu. Bu hastalık çok şiddetli karın ağrılarına ve mide bulantısına neden oluyordu. Avicii çok genç, yetenekli, zengin ve ünlü olmasına rağmen bu ve pek çok başka nedenden hayli kalitesiz bir hayat yaşıyordu. Ruh sağlığı da iyi değildi.

Yeni planlar yapıyordu

Onunla birlikte çalışanlar kayıtlar sırasında ne kadar titiz olduğundan bahsediyor. Bir başka açıdan baktığınızda stüdyodan çıkmadan devamlı çalışan, kötü beslenen, gece hayatına kendini bırakmış, doğru dürüst uyumayan ve devamlı turnede olan biri. 20’li yaşlarda genç ve sağlıklı bir bünyenin dahi kaldıramayacağı zor bir hayat bu. Ölümünden önce yayınlanan “Avicii: True Stories” adlı Netflix belgeselinde hayatına dair bilgiler var. Turneler ve gece hayatı onu ufak ufak bitiriyor. Uluslararası üne kavuştuğu 2011’den 2019’daki fotoğraflarını tarayarak dahi ondaki olumsuz değişimi gözlemlemek mümkün. Onun durumunda ve konumunda olan herkes elbette onun yaşadıklarını yaşamıyor. Ancak genç yaşta şöhret ve para dikkatle yönetilmesi gereken bir durum.

2016’daki son turnesinden sonra Tim Bergling zamanının büyük kısmını seyahatlerde ve stüdyoda geçiriyordu. Ibiza’daki son performansının ardından tamamen yeni şarkılar yapmaya kapandığını biliyoruz. Bu dönemde Universal Müzik İsveç ile anlaştı ve üçüncü albüm için geriye sayım başlamış oldu. Avicii her ne kadar sahalara veda etmiş olsa da ölümünün ardından yeniden DJ’liğe döneceğini söylediğine dair haberler çıkmıştı. Yani planlar yapıyordu. Ailesinin açıklamasına göre Avicii kendini yaptığı işin stresinden kurtarmak amacıyla dünyayı geziyor, huzur arıyordu. Ailesinin açıklamasından intihar sonucu çıkaranlar oldu. Ardından basında bu yönde haberler çıktı. Resmi olarak herhangi bir açıklama yapılmasa da bugün intihar ettiği biliniyor. “TIM” albümüne gelirsek. Avicii’nin ölmeden önceki iki yıllık sürede yaptığı kayıtlardan yola çıkıldı. Yüzde 80’inin tamam olduğu, kalan kısmının onunla yakın çalışan müzisyenlerin katılımıyla tamamlandığı belirtiliyor. Ancak elbette bu hikayeye inanıp inanmamak dinleyiciye kalmış.

Yüksekten akan şelale gibi

Yazının devamı...

Ölmek hiç bu kadar kârlı olmamıştı

11 Haziran 2019

Konser kayıtları ve derlemeler dahil altı yeni albüm, üç box set, iki genişletilmiş yeniden basım. 11 albüm eder. Nirvana, Kurt Cobain’in sağlığında sadece üç albüm yaptı. 1994’teki ölümünden bugüne 11 albüme imza attı.

Michael Jackson’ın, 2009’daki ölümünün ardından video albümler ve derlemelerle toplam yedi albümü var. Şimdi hologram turnesine çıkacak. Gelen bilgilere göre Michael Jackson, sahnede kanlı canlı konser verecek, kardeşlerine yani Jackson 5’a katılacak. Öbür taraftan haberler de verecek mi bilmiyoruz.

Amy Winehouse’un sağlığında iki albümü var. 2011’deki ölümünden sonra şimdilik üç. 2020’de hologram turnesine çıkacağı haberi 2018’de babası tarafından açıklanmıştı. Ancak bu turnenin ertelendiği duyuruldu. Broadway şovu ile bir konser arası, muhtelif yaratıcı bölümlerden oluşacağı bilgisi vardı bu turnenin. Henüz hazırlıklar tamamlanmadığı için ertelenmiş.

Sanatçıların sağken kaydedip yayınlamadıkları işler, ölümlerinin ardından yayınlanır. Bazen de derleme albümler çıkar. Bunu biliyoruz. Bu artık normal. Ama hologram meselesi henüz yeni.

Maria Callas, Roy Orbison, Frank Zappa, ölümlerinin ardından hep hologram turnesine çıktılar. Üç boyutlu olarak sahnedeydiler, kendilerine canlı orkestra eşlik etti. Hayli kârlı turneler olduklarını anlatmama gerek yok.

Ölüm müzik dünyasında artık ölmek demek değil. Kariyerinizde geldiğiniz yeni bir aşama. Ölüm yok, data var. Sizi yeniden üretecek dataya sahip bugün dünya. Sizi alıp sahneye çıkarıp yeni şarkılar söyletmek, sizden yeni “içerik”ler elde etmek çok kolay ve kârlı.

Her şirket patronu, her menajer böyle bir sanatçı hayal etmiştir herhalde. 365 gün konsere hazır, hangi şarkı istenirse onu söyleyecek, hep gülecek. Ve sağlığında kazandığından daha çok kazanacak. İşte şimdi gerçek oluyor. Whitney Houston’ın hologram turnesi şu an gündemde mesela (yeni albüm de var projenin içinde). Sağlığında uyuşturucularla alkolle her zaman sorunlar yaşayan bir sanatçı olan, son döneminde canlı performanslarda hayli zorlanan Houston, ölü olarak çok daha sağlıklı, fit ve sorunsuz. Ticari olarak da çok daha verimli.

Sanatçıların hologram modelleri yapay zekâ yardımıyla binlerce, on binlerce görüntüsü analiz edilerek elde ediliyor. Kişi görüntüleriyle yeniden yaratılıyor ve hareketleri kontrol edilebiliyor, kendilerine koreografiler yaptırılabiliyor. Mesela Michael Jackson gibi dans eden birini buluyorsunuz. Bu kişiyi (“impersonator” deniyor) dans ettirip üç boyutlu kaydediyorsunuz. Daha sonra eldeki görsel datayı kullanarak bu görüntülere Michael Jackson’ı giydiriyorsunuz. İşte size konsere hazır nur topu gibi bir Michael Jackson.

Yazının devamı...