Years&Years’den Emre Türkmen: İlk duyduğum şarkı bir Barış Manço’ydu

13 Temmuz 2019

20 Temmuz’da İstanbul Parkorman’da bir konser verecek Years & Years son yılların dünya çapında en iyi çıkış yapan pop ekiplerinden biri. Grubun kurucu üyelerinden Emre Türkmen sorularımı yanıtladı.

Years & Years, 2015’teki ilk albümü “Communion” ile adını duyurdu ve listeleri altüst etti. Her ne kadar az sonra okuyacağınız üzere grubun müzikal geri planından ve bestelerinden sorumlu kurucu üyelerden Emre Türkmen -haklı olarak- “aniden gelen başarı yoktur, onun öncesinde çok uzun çalışma vardır” dese de bu durum grubun hızla büyük bir üne kavuştuğu gerçeğini değiştirmiyor.

“King” ve “Desire” neredeyse her radyonun gözdesi oldu ve Britanya listeleri dahil pek çok ülkede bir numaraya ulaştı. Geçen yaz yayınlanan ikinci albüm “Palo Santo”nun turnesi çok büyük bir başarıyla halen devam ediyor ve ekip 20 Temmuz’da One Love Festival’da Parkorman’da sahne almak üzere İstanbul’a geliyor. Bu onların ilk Türkiye performansları olacak. Açıkçası çok eğlenceli bir konser olacağına eminim. Turnenin önceki konserlerini referans alırsak kaçırılmaması gereken bir pop şovu bekleyebiliriz.

Years & Years’in müziğinde ‘80’lerin synthe’leri, ‘90’ların house ve dans ritimleri iç içe geçiyor. Solist Olly Alexander özellikle “Palo Santo”yla büyük pop starları arasında yer almaya doğru önemli bir adım atıyor.

Emre Türkmen’le telefona görüştüm çünkü yoğun tempoları yüzünden Londra’ya yolları düşmedi ve aynı şehirde olmamıza rağmen yüzyüze görüşme şansımız olmadı.

- Sizin hikayenizden bahsedelim mi? İngiltere’ye gelişiniz nasıl oldu, müzikle nasıl tanıştınız?

Ailemle birlikte 10 yaşındayken İngiltere’ye taşındık. Müziği kendi kendime öğrendim. Evde kendi şarkılarımı yazmaya başladım. İnternetten birlikte çalışacak birilerini arıyordum. Mikey ile (Mikey Goldsworthy) tanıştık ve birlikte çalışıp kendi şarkılarımızı yapmaya karar verdik. Daha sonra Olly gruba katıldı. Years & Years benim ilk grubum.

Yazının devamı...

Korsan tezgâhı

9 Temmuz 2019

Geçenlerde Bağdat Caddesi’nde yürürken korsan film tezgâhı görünce tabiri caizse “nostaljik” oldum. En tepeye de “Çernobil”i koymuşlar. Eskiden millet ne izliyor, neyi merak ediyor korsan tezgâhından net anlardınız. Bu durum değişmemiş belli ki.

Korsan film, en son 2001’de Teşvikiye’de satın almış olabilirim. Kalitesiz VCD izleye izleye görsel standardı iyice düşen, HD görüntüye uzun süre “aşırı net” diye alışamamış insanlarız neticede hepimiz.

Evet, hepimiz alırdık korsan, çünkü başka türlü izleme şansımız yoktu. Ve yanlış anlaşılmasın, korsana para ödeniyordu o zamanlar. Hafifletici neden sayılabilir. Cebimizden bir bütçe çıkıyordu neticede.

Hatırladığım kadarıyla Beşiktaş’ta, Ihlamur yolunda bir pasajın içinde, Teşvikiye Hüsrev Gerede’nin girişinde bir dükkânda, Teşvikiye Camii önündeki tezgâhta korsancılar vardı. Elbette bunlar gizli saklı falan değildi. Bakkala sorsan korsancı nerede diye, sana şak diye gösterebilirdi.

Karşıda Suadiye’de Boyner civarında bir tezgâh hatırlıyorum. Ama tabii herkesin bildiği en büyük korsancılardan biri, Kadıköy’de bulunan The End adlı bir dükkândı. Bunun Bahariye’de şubesi bile vardı. Festival filmlerinden blockbuster’lara her şeyin korsanı bulunurdu burada. Bütün alternatif gençlik buradan korsan film alırdı. Kimse bunu gizlemezdi. Etik tartışma falan da yapılmıyordu. Onar onar toparlar, onda bir fiyatına çantaya atılırdı bu filmler. Öyle hemen şarlamayın, filmleri başka türlü bulma edinme şansı olmayan zamanlardı. Gurur duymuyorum ama başka çaremiz yoktu. Ne vizyona girerlerdi, ne yasal platformlar vardı, ne de televizyonlar bu filmleri ya da dizileri gösterirdi. Sadece film de değil. Konser videoları, müzik belgeselleri, müzik videolarının bulunduğu setler...

Nasıl oluyor diye merak edenleriniz olacaktır. Herkes bilirdi korsancıları ama kimse umursamazdı. Ben bu konuyu Radikal’de yazmıştım. Kadıköy Emniyet’ten bir müdür arayıp durumu açıklama ihtiyacı duymuştu. “Biz kapatıyoruz, iki gün sonra mahkeme kararıyla gene açılıyor. Böyle defalarca açılıp kapanan dükkânlar var” demişti bu müdür. Bir büyük endüstriydi demek ki bu işler.

Korsan film işi sonra elbette bireysel torrent’çiliğe döndü. Torrent korsan esnafını fena vurdu. The End kapanmak zorunda kaldı. Diğerleri de öyle. Geleneksel bir mesleğimizi daha böylece ufaktan kaybetmiş olduk. Torrent siteleri yasaklanıp taşındıkça, her defasında katalogları zayıfladı. “Kisckass de çok bozdu” falan diye diye insanlar artık yıldı, uğraşmamaya başladı. Bugün anneannelerimiz bile Google’a “dizi izle” yazarak çıkan sonuçlar arasından yolunu bulabiliyor.

Yazının devamı...

Sarı dolmuşun arka koltuğunda Ay’a gitmek

2 Temmuz 2019

Mars ya da Ay’a gitmeye meraklı ne kadar çok insan var farkında mısınız? “Çok merak ediyorum, kesin giderim, inanılmaz bir his olmalı” vesaire. İnanılmaz olduğu kesin...

Ben bu gruptan hiç olmadım. Güzelim dünya varken kupkuru bomboş Ay’da ne işim var diyen sığ çoğunluktanım. Ama bu sığlığım bir sürü insanın Mars’a gitmek, Ay’a gitmek, en azından uzaya çıkmak için can attığını büyük bir şaşkınlıkla- görmeme engel değil. Gelecekte popüler olacağı öngörülen uzay turizmine yatırım yapan firmaları da hesaba katınca, insanların “hayatlarını değiştirecek uzay deneyimi” yaşama ihtiyacını küçümsememek gerektiğini anlıyorum.

Geçen hafta bu tip bir yolculuk neye benziyor ilk elden izleme fırsatı buldum. BBC’nin yapımcılığında hazırlanan “8 Days To The Moon and Back” adlı belgesel, Ay’a 1969 yılında Apollo 11 tarafından yapılan ilk seyahati gün gün aktarmaya çalışıyor. Bunu yaparken daha önce hiç yapılmayan bir şey yapıyor. Astronotların orijinal ses kayıtlarını kullanıyor. Sekiz gün süren bu inanılmaz yolculuk sırasında Neil Armstrong, Edwin “Buzz” Aldrin ve Michael Collins’in bütün konuşmaları kaydedilmiş. Bu kayıtların -ve görüntülerin- çok azı yayınlanmış. Bu filmde bu kayıtları ilk kez duyuyoruz. Orijinal görüntülerin de yer yer kullanımıyla filmde gerçeğine çok yakın bir deneyim canlandırılmaya çalışılmış. Başından sonuna olan biteni, astronotların duygularını onlarla birlikte kapsülün içinde takip etmeye çalışıyoruz.

Londra’daki Bilim Müzesi (Science Museum) eylüle kadar devam edecek bir “Uzay Yazı” festivaline sahne oluyor. Bu festival, Ay’a gidip gelen Apollo 10 ve Soyuz uzay kapsüllerinin de sergilendiği bir sergi ve pek çok etkinliği kapsıyor. Bunlardan biri de filmin ilk gösterimi ve ardından yapılan bir soru-cevaptı. Buraya filmin yönetmeni, senaristi yanı sıra Ay’dan gelen örnekleri inceleyen bir bilim adamı ve uzaya insan gönderen yani astronot yetiştiren bir bilim adamı katıldı.

Şu bilgileri not ettim: Ay’dan gelen örneklerde su varmış. Ancak bu gerçek daha önce ortaya çıkmamış. Teknoloji ve bilim geliştikçe analiz teknikleri de geliştiğinden bu gerçek yakın zamanda ortaya çıkmış. Ay’da kurulacak bir üste görevlendirilecek astronotların Ay’daki suyu kullanması mümkün olabilirmiş. Ay’da bir üs kurulması, Mars öncesi önemliymiş. NASA’nın Ay programını yeniden başlatması ve 2024’te Ay’a yeniden insan göndereceğini açıklaması uzay programlarının geleceği hakkında bize bir şeyler söylüyor. Önümüzdeki 10 yılda Ay’a seyahat gelişmiş ülkelerin gündeminde olacak gibi duruyor. Benim merak ettiğim, filmde verilen başka bir bilgi oldu. Filmin sonunda Apollo 11 astronotlarının kendi talepleri doğrultusunda bir daha uzaya çıkmadığı bilgisi ekrana yansıdı. Açıkçası bunu biliyordum ama filmin sonuna konmasını ilginç buldum. Bir şey mi anlatılmak isteniyordu? Astronotlar filmde de yansıtılan gibi “bu hayat değiştiren” deneyimi bir daha neden yaşamak istememişlerdi?

Nedenini sormak istedim, süre dolduğundan bunu yapamadım. Ama -galiba- kozmik güçler harekete geçti ve çıkışta uğradığımız pub’da film ekibini ve oyuncuları karşımızda bulduk. Astronotların sekiz günlük yolculuk boyunca kaydedilen bütün konuşmalarını dinleyen ve bunlara arasından seçtikleriyle filmin senaryosunu yazan senarist Philip Ralph’a yanaşıp kendimi tanıttım ve sordum:

“Neden bu bilgiyi filmin sonuna koyma gereği duydunuz?”

Yazının devamı...

'Müzikli muhabbet'in yükselişi

29 Haziran 2019

Bugünün müzik düzeninde en büyük mesele sanatçıların bir türlü hak ettikleri gelire kavuşamamaları. Ancak yeni bir “format” bu sorunu çözmeye aday.

Bruce Springsteen New York, Manhattan’da yer alan Walter Kerr Tiyatrosu’nda 14 aylık bir süre zarfında tam 236 adet gösteri yaptı. Geçen 15 Aralık’ta sona eren bu gösteriyi her gece ortalama 975 kişi izledi.

Neydi bu gösteri? Basit: Springsteen, bir gitar, bir piyano ve bazen ona eşlik eden karısı Patti Scialfa. Springsteen 3 saatlik gösteride toplam 15 şarkı çalıyordu. Bu bir konser değildi. Bir muhabbetti. Talk show da denemez çünkü konuk almıyor. Bir stand up gösterisi denebilir mi? Belki. Ama stand up gösterilerinde bu kadar fazla şarkı yok. Konser değil, talk show değil, tiyatro oyunu değil, stand up gösterisi değil. Ne peki bu? Broadway’de “Springsteen on Broadway” başlığı altında sergilenen bu tek kişilik gösteriyi belki “concert residency” sınıfında değerlendirebiliriz.

Biletler kapış kapış

Turne gibi düşünün ama gezmek yok. Hep aynı lokasyondasınız. Olay sadece müzik de değil. Springsteen kendi hayatından hikayeler anekdotlar anlatarak üç saat boyunca seyirciyle muhabbet ediyor. İşin özü de burada. Konser değil, şarkılı / müzikli bir sohbet seansı. Dost sohbeti gibi. Son derece büyük bir başarı kazanan bu formatı Madonna da hayat geçirme kararı aldı. 2019 içinde ABD turnesine, konserlerin yanı sıra küçük mekanlarda, tiyatrolarda, bu tip mini muhabbet serileri ekledi ve sanırım anlatmama gerek yok. Biletler kapış kapış.

Bu format biraz eski zamanları hatırlatıyor. Bu ABD’nin eğlence kültüründe yeri olan ama eskimiş artık pek kullanılmayan bir format. Frank Sinatra’dan Liberace’ye Las Vegas gibi eğlence merkezlerinde bu tip dizi şovların yapıldığı biliniyor. Ama bugün acaba bu müzikte bu eski formülden yeni bir iş modeli olur mu, işte bu tartışılıyor. Neden olmasın? Türkiye için de hiç yabancı olmayan bir tür bu. Mesela benim aklım Sezen Aksu’nun muhabbetli stand up’ı andıran konser performanslarına gidiyor. Veya eski gazino muhabbeti, kabare de denen müzikli muhabbetli gösteriler… Bu geleneği yeniden formatlayın, uyarlayın. Gayet ilgi çekici bir iş.

Bugünün dünyasında müzik her ne kadar dijital mecralarda yayılıyorsa da, fiziksel temas, kişiye özel bir deneyim hâlâ en önemli şey. Konserler ve festivaller elbette devam ediyor ama sanatçıların seyircilerine daha farklı, daha samimi bir deneyim yaratma ihtiyacı doğmuş durumda. Sanatçıların dijitalden elde ettikleri gelirin yetersiz olması da bu ihtiyacı doğuran nedenlerden biri elbette. Samimiyet ihtiyacı, ekonomik olarak sanatçıları rahatlatabilecek bir kaynak oluşturuyor.

Yazının devamı...

Okunmayacak yazı

26 Haziran 2019

Çevresinde olan biteni anlamak isteyen birinin bakacağı yerin günlük siyasi yorumlar değil siyaset dışı yazılar olduğunu savunanlardanım.

Siyasetin iyiden iyiye ısındığı dönemlerde siyaset dışı yazıların, sanılanın aksine daha fazla ilgi görmesinin pek çok nedeni var. Bunlardan en basiti, artık aynı şeyleri konuşup okumaktan bıkan insanların, hayatta başka konular, keyifler olduğunu hatırlaması.

İşin içinde illa “keyif” olması şart değil. Hayatta başka sorunlar, krizler var çözülmeyi bekleyen. Siyasetten daha az önemli değiller. Acı tatlı bir sürü deneyim ve öğrenecek şey var. Bazen bunları okumak, paylaşmak bile tekrarlana tekrarlana suyu çıkmış, çoğu zaman yanlış çıkan ve kullanım süreleri birkaç saat bile sürmeyen siyasi yorumları, lafları, saptamaları okumaktan daha fazla hitap ediyor insana.

Geçmişi anlamaya çalıştığımda on yıl, yirmi yıl, otuz, elli, yetmiş yıl önce yazılmış köşe yazılarına bakmayı severim. Bunlar arasında size o dönem hakkında en doğru ve çarpıcı bilgileri verenler, o güne has siyasi değerlendirmelerle dolu olanlar değil, siyaset dışı konularda kaleme alınmış yazılardaki detaylar ve hikâyelerdir. Falih Rıfkı’nın, Peyami Safa’nın köşe yazılarına hatta Ahmet Rasim’in 1900’lerin ilk çeyreğindeki yeme içme yazılarına baktığınızda bulacağınız detaylar o dönemin insanı, zamanın ruhu hakkında daha doğru bilgiler sunar. Bu bilgiler paha biçilmezdir.

Buna rağmen biliyorum. Son 10-15 yılda bizde tabiri caizse “siyaset yazmayanı dövüyorlar”. Siyaset yazmazsanız da karşılaştığınız tepkiler şunun gibi şeyler:

“Abi Allah başka dert vermesin. Yazacak bunu mu buldun?”

“Millet aç aç!”

“Sen ayda mı yaşıyorsun?”

Yazının devamı...

Bu yazın yerli hit’leri

22 Haziran 2019

Bu yaz sahillerde yazlık mekanlarda çalması muhtemel yerli şarkılardan 10 tanesini şöyle aşağı sıralıyorum. Hazırlarken bayağı eğlendim, umarım siz de dinlerken eğlenirsiniz.

İnsanlık için küçük, Türk popu için büyük bir adım. Popumuz silkinme, kendine gelme ve ‘90’ların gölgesinden kurtulma alametleri gösteriyor. Nedeni nasılı ayrı bir yazının konusu olabilir. Bir cümleyle anlatmam gerekirse alternatif rüzgarların popa sirayet etmesi diyelim. Alternatifin ana akıma yürümesi güzel sonuçlar veriyor. En klasik pop formatındaki işler bile bu rüzgarlardan etkileniyor. Aşağıdaki şarkıları bu yaz popüler olma ihtimallerini göz önüne alarak listeye aldım. Yine de öznel bir listedir. Bazı şarkıları cidden beğendim, bazılarını da itiraf edeyim, “guilty pleasure” olarak kayıtlarıma geçirdim. İyi eğlenceler…

“Ben Ölmeden Önce”- (Buray) Emrah Karaduman

Biz eğlenirken dahi ağlamayı seven milletiz. Bunu artık biliyoruz. Gri bölgeleri sevmeyiz. Bir ağlarız bir eller havaya hoppaaaa diye dans ederiz. Bu psikolojik durumun analizini başkalarına bırakarak şu gerçeğin altını çizmek isterim. Üzgün ya da dertli dans bugün Batı’da daha yeni moda oluyor. Lykke Li’den, Robyn’e, Mark Ronson’a dans hadisesi artık bu iz üzerinde. Mark Ronson üzgün popu yeniden keşfeden insan diye literatüre geçebilir, ama o arka bahçede top oynarken biz dans ettirip ağlatan şarkılar dinliyorduk. İşte 90’lardan -zamanının ötesinde- nostaljik bir şarkı ve onun dans versiyonu. Yaz hit’i potansiyeli çok uzaktan bile görünüyor.

“Hiç Yok” Göksel:

Göksel bu yazın en güzel yaz şarkılarından birine imza attı. “Hiç Yok”ta Göksel bizi diskoya götürüyor. Çok da güzel yapıyor. “Göksel bizi diskoya götür, bir daha bir daha götür” diye tempo tutasım var. Göksel çok yönlü, kendini geliştirip yenilemekten, denemekten korkmayan bir sanatçı. Dünya çapında büyük starlarla bu anlamda aynı kafa yapısına sahip. Her girdiği yolu ilgiyle ve merakla

Yazının devamı...

Madonna’nın yaşı

18 Haziran 2019

Madonna’nın yeni albümü Madame X, geçen hafta piyasaya çıktı. Bu albüm vesilesiyle Madonna gene gündemde ama müziği pek konuşulmuyor. Konu yaş. Madonna albüm çıkmadan verdiği röportajlarda kendisine uygulanan yaş ayrımcılığından söz ediyordu. Yaş ayrımcılığı şu demek, kişiyi, kişileri yaşıyla damgalamak, nitelemek, tanımlamak, yaşıyla ilgili ön yargılar ve klişeler çerçevesinde değerlendirmek.

Madonna bu konuyu kendisine hayatı boyunca getirilen eleştirilerin geldiği son aşama olarak nitelendiriyor. Şöyle demiş bir röportajında:

“İnsanlar şu veya bu şekilde beni hep susturmaya çalıştı. Yeterince güzel değilsin, yeterince iyi şarkı söylemiyorsun, yeterince yetenekli değilsin, yeterince evli (!) değilsin... Şimdi de yeterince genç olmamakla suçlanıyorum. Yaş ayırımcılığıyla mücadele ediyorum. 60 yaşındayım diye cezalandırılıyorum.”

Madonna’nın demeye çalıştığı, ben hayatım boyunca pek çok konuda tabuları yıktım, öncü oldum, şimdi de ageism’le, “yaş ayrımcılığı”yla mücadele ediyorum.

Madonna haklı. Çünkü çağımızla birlikte gelip kapıya dayanan yeni kavramlardan biri yaş ayrımcılığı ve yaş meselesi. İnsanlar artık daha uzun ve sağlıklı yaşıyor. Hayatları boyunca pek çok kez, bırakın işi, kariyer değiştiriyor. Bunu da emekli olunca kafe açmak ya da “Eski CEO şarap üretti” diye algılamayın. Eskiden insanların dede sayıldığı ileri yaşlar bugün sağlıklı hayatlar sürülen yetişkinlik dönemleri olarak algılanıyor. Hayata yeni yaş ve yetişkinlik dönemleri katıldıkça da ezberler bozuluyor.

Madonna 60 yaşında ve isyan ettiği sadece yaş ayrımcılığına dair değil, aynı zamanda bunun kadınlara uygulanmasına da itiraz ediyor. “Erkek olsaydım 60 yaşında olduğum bu kadar yazılıp çizilmeyecekti” diyor, New York Times’a verdiği röportajın “60’ındaki Madonna” başlığıyla çıkmasına gönderme yaparak.

Yaş ayrımcılığı konusu sadece ileri yaşlara özel değil. Birine 60 yaşında olduğu için ezbere ön yargılarla nasıl bakamazsak, 20 yaşında birine de bakamayız. “Ageism” gençlere karşı da sağlıksız ve ön yargılı bir yaklaşım. Bugün büyük uluslararası şirketler artık bu ayırımları çoktan aşıp işe alımlarda ya da ekipler oluştururken kriterlerini farklı parametrelere oturtuyor. Yaş bunlar arasında değil.

Galiba önümüzdeki yıllarda yaş, genç, yaşlı gibi kavramların yeniden tanımlanacağı bir döneme giriyoruz. Hani deriz ya “Akıl yaşta değil başta” diye. İşte biraz oraları tartışıyor dünya...

Yazının devamı...